SİYAD Ödülleri ve Türk Sineması
Geçen akşam arkadaşımın daveti üzerine Siyad Ödülleri gecesindeydik...
Organizasyon bana göre başarılıydı.... “Yumurta” filmi bütün ödülleri aldı.... Kullanmaktan hoşlanmıyorum ama... “Şaka gibi”.... Toplam 13 dalda ödül verildi, 8’i Yumurta’nın....
En İyi Erkek Oyuncu.... Yumurta
En iyi Kadın Oyuncu.... Yumurta
En İyi Film...... Yumurta
...
...
...
v.s.
Semih Kaplanoğlu’nun eline sağlık....
Gece törenden çıktıktan sonra eve giderken yolda gülme krizine tutuldum. Geceyle ilgili bende kalan tek tortu: Ceyda Düvenci’nin “lütfen kimse yerine oturmasın, ödül alanların hepsini bir karade görmek istiyoruz” demesiydi. Yumurta filminin ekibi sahneden inmeye vakit bulamadığı gibi, sahnede film ekibi dışında Zülfü Livaneli vardı. Sanki Siyad Ödül Töreni değil de Yumurta filmi ekibinin set fotoğrafı gibi oldu.
Bir de Şener Şen’in nezaketi ve kalitesi vardı ki o da başka yazının konusu olsun. Bu değerli insanlara daha çok ve durmadan film yaptırmak gerekli....
Allahtan bu sene entel geyikleri yapılmadı. “Torpil var mıydı?”, “Yönetmenle oyuncu aşk yaşadı mı?”, “o kadar iyiyse niye gişe yapmadı?”, “gişe filmine ödül verilmeli mi?”, “en iyi film ödülü yönetmenin midir, prodüktörün müdür?” soruları kabak tadı verdiğinden midir bilinmez, iyi ki sorulmadı bu yıl..... Ya da ben rastlamadım gazetelerde.... Belki de Siyah ödülleri yeterince medyatik ve popüler olmadığı içindi.... Bu soruların sorulmasıyla basında kendileri için açılacak sütunların, istedikleri kazanımı sağlamayacağını düşündüler soru sahipleri belki de ...
Yumurta iyi bir film olabilir, bence iyi de bir film.... Senaryo ve yönetmen iyi... Ama diğer 6 dalda ödül alacak kadar iyi bir film değil.... (Cümlelerin sonuna “bana göre” ikilisini eklemediğim sürece “mütevazi” olmamakla itham edileceğim, olsun.... Birileri de çıkıp “Kral Çıplak” desin....)
Sinema ödülleri ve yeni çıkan film kalitelerinde son yıllarda büyük düş kırıklıkları yaşanıyor. Hollywood filmlerine kimse gitmiyor, gidenler de umduğunu bulamıyor. Hollywood’da çok iyi oyuncular var, lakin talebe cevap verecek arzı yaratamıyorlar. “No Country For Old Men” de Oscar alacak kadar iyi bir film değil..... “Brokeback Mountain”ı gecikmeli izledim. Senaryo için hadi ödül verelim ama en iyi film ödülü için fazla iyimser davranılmış.
Ama başka da iyi film yok.... Son yıllarda en vurucu ve kült olabilecek filmleri ispanyol sineması çıkarıyor.... Alejandro Gonzales Inarritu, Alejandro Amenabar, Pedro Almodovar, Carlos Saura aklıma gelenler sadece. “Babil” son yıllarda seyrettiğim en iyi fimlerden biriydi. Bu abiler de maalesef çok az film yapıyorlar... Fransız sineması da çok film yapmıyor. Halbuki nefis oyuncu ve yönetmenleri var hem fransız hem de ispanyol sinemasının. Bizde de iyi oyuncular var ama kimse alınmasın, iyi yönetmen ve hikaye yok... İyi hikayelerin özünü kaybetmemiş topluluklardan çıktığına inanırım. Japon ve İran sinemasının son yıllarda iyi sayılabilecek film yapmasını da bu nedene bağlayabilir miyiz?
Bizim yapımcılarımız, yönetmenlerimiz, oyuncularımız iyi para kazandılar, şöhret de kazandılar (yerel manada) ancak başarılı olamadılar (başarı kazanılmaz!). Okumuyoruz, gezmiyoruz, görmüyoruz, görmek için bakmıyoruz, anlamak üzere dinlemiyoruz, işte taaa buralara kadar çıkıyor bunların neticeleri... hikayeler iyi değil. O yüzden ağa ve köylü dizileri çok tutuyor. “Mutluluk” da bu yüzden talep gördü ama Abdullah Oğuz ve filmi sevenler alınmasın... Hikayenin neresi ilginçti, ölüme robotik çelmeler atan erkek oyuncu yeterince iyi miydi? sormak lazım... “Dondurmam Gaymak” nefisti... Nefaseti doğallığından ve özünü kaybetmemiş olmasından, yaşadığı toprağın kültürüne uygun insanlardan geliyordu... Bi de bizim filmler illa ki illa bir mesaj veriyorlar ya seyirciye, artık seyretmiyorum bile bu nedenle... Birşeyler anlatmıyor, paylaşmıyor seyirciyle, illa ki illa bir mesaj veriyor.... Sanki senaryo yazılırken baştan verilmek istenen mesaj belirleniyor, sonra buna uygun yer, kişi ve senaryo oluşturuluyor gibi, irite edici bir durum var.... Ya iyi sonla bitiyor film, ya kötü sonla.... Niye? Öylesine bir yaşanmışlık olamaz mı? Hayatın bir kesiti olamaz mı? Yapmaya çalıştığımız (!) belgesellerimizde bile seyircinin gözüne parmak sokan mesaj verme kaygısı yatar.... Mesaj: Türk askeri kahramandır.... Tamam, aptal değilim biliyorum da niye parmağını gözüme sokuyorsun...... Seyirciyim ben, idiotl değilim ki... Niye gerizekalı muamelesi yapıyosun, niye bu kadar didaktik davranışlar içerisindesin.. değerlendirebilirim, karar verebilirim... sanane ayrıca... Sen benimle zenginliğini paylaşacaksın, öğretmenlik yapmayacaksın.
Hani bazı filmler var ki, neredeyse sivil toplum örgütlerinin yaptığını düşünüyorum...
Mesaj: Sigara Sağlığa Zararlıdır.
Mesaj: Aldatmak tehlikelidir.
Mesaj: Korunmazsan cinsel hastalık kapabilirsin.
Mesaj: Damlaya damlaya göl olur.
Mesaj: Anneni incitme........v.s.
“İmparatorun Yolculuğu”nda penguenlerin hayatı anlatılıyor, ne başı var ne sonu. Penguenler yalancılığın, karısını aldatmanın, vefasızlığın, uyuşturucunun kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalışmıyorlar, yaşayıp gidiyor kendi halinde. Bizde de böyle olamaz mı? Gerçi belgeselin kendi çok sıkıcıydı ama, salt örnek olsun diye yazıyorum....
Fimlerimizde ya çok makyajlı ya da pespaye olmak zorunda mıyız? Enteresan semtlerde ya da evlerde oturmak zorunda mıyız filmlerde? Ya villa da ya da damı akan köyde mi oturmak zorundayız? Böyle baktığımda “Dondurmam Gaymak”ta eksik bir şey bulamadım. Şu mesaj verme kaygısını ortadan kaldırırsak bence daha iyi filmler çıkabilir..... Filmde final olur ama hikaye ortada kalabilir..... Yani “ben anlatacağımı anlattım, bu kadar... Gerisi senin birikimine ve değerlendirmene kalmış”..... Olamaz mı?
Seyirciyi biraz bilinçlendirmek gerekli, mesajı ve eğitimi farklı vermek lazım.
Filmlerde her yavaş ve taneli konuşan abi “iyi erkek oyuncu” değildir, filmlerde soyunan ablalar “namussuz” değildir (çünkü filmden çıktığında aklında kalan soyunan kadının “evlenilecek kadın olmadığı”) ... ve herşeyden önemlisi siz aptal değilsiniz, seyircisiniz... iyi şeyler bekleyin, çok gençken çok film izleyin ama sizin de kendinize göre bir olgunluk dönemi belirleyin, o dönemde ve sonrası “iyi film” izleyin...
Eski yeşilçam davranışlarından vazgeçmek gerekli....
Eskilerin solcu filmlerini de izledim, gözü yaşlı fabrikatör kızlarını da, fakir ama gururlu gençlerini de..
Bence sol filmlerin çoğu yeteneksiz ellerden çıkmış....
Solcu olmanın, iyi sinema yapmış sayılmak için 'gerekli ve yeterli' olduğu kuruntusundan bir türlü kurtulamamışlar, hala da öyleler. Çoğu yeteneksiz adamların hem de cahil... Solculuğu kendi çapsızlıklarına kalkan yapmışlar, o kaleye sığınmışlar. Sinema otoriteleri eski solcular şu günlerde. Eleştirmek cüretini gösterene de düşman kesiliyorlar. Köylülükten şehirliliğe de tam geçememişler, iki arada bir derede kalmışlar, okumazlar, demsiz çay severler, okey ve atyarışı oynarlar. Çoğunun başını da aç karnına içtikleri rakı yedi galiba... Filmlerden edindiğim izlenim banyo da yapmadıkları yönünde... Saçlarındaki yağ ile iki kilo fasulye pişer...
Oysa kral çıplak, çirkin kral da, yakışıklı kral da...
Bunlarla kıyaslandığında yeni Türk sineması artık çok daha az sayıda ama 'temiz' filmler üretiyor. Fakat 'dışarıda' gene yok, dünya çapında ses getirmek için ille bir “Alamancı”dan' medet umuluyor, ya da eşcinseller aleminin özel piyasasında kendini kanıtlamak gerekiyor... Ferzan Özpetek’ten bahsediyorum. (Diğer mafyaya, Yahudi sinema mafyasına sunacak gayrımüslim sanatçımız hiç yok.)... Yeni Türk sineması, henüz bir Pedro Almodovar bile çıkarmış değil. Almodovar da 80 yaşında bir adam değil ki..... Senin kadın oyuncuların da hala “öpüşürüm, öpüşmem, yerine göre öpüşürüm (neresi o yer kuzum?), sahne gerektiriyorsa soyunurum, kocam izin vermiyo, çocuğumun yüzüne nasıl bakarım” tartışması yapıyorlar.... ayşe de böyle fatma da... Bir de sanata kural getirmeye çalışıyorlar.... Kanun 1: Öpüşmeden de film yapılabilir.... Kanun 2: Partnerimle öpüşürken keyif almadım... Kanun 3: (ki en ayağa düşmüş olanıdır) Türkan Şoray Kanunları uygularım...
Kuzucum neler oldu sana böyle de insanlıktan çıkmış açıklamalar yapıyosun? Haddini, hududunu aşıyosun, dumur ediyosun bizi?
Diğer gözlemim son yıllarda Hollywood benzeri pazarlama tekniklerinin bu camiada da kullanılmaya çalışıldığı... Ticaretin neredeyse bütün saflarında başarısız olduğumuz gibi bunda da başarısız olduğumuzu kabul edelim... Pazarlama tekniklerini kullanabilmek için elinizde iyi bir ürün ve yaratıcılığınızın olması gerekli, sonra bu iki durumun kendi içinde uyumu olması gerekli.. v.s..... Nurgül Yeşilçay’ı Cannes film festivaline gönderdiğiniz günlerdeki medya balonunu ve hiç aynaya bakmadan çıktığını düşündüğüm külkedisi kıyafetini hiç unutmayacağım, birçok insan da unutmayacak. Manikürsüz ayak tırnakları, alakasız bir ayakkabı, saçı başı rüküş ve kepaze.... üzerinde taşıyamadığı bir elbise... Makyaj ve saçı da bir ömre bedel.... Ne yaptınız? Star mı yarattınız? Nurgül Yeşilçay oyuncudur ancak star ışığı olan kadın değildir... Hakikaten yok mu başka vitrine çıkaracağınız... Yoksa da yoktur, Türk sinemasını temsilen gönderdiğiniz Nurgül Yeşilçay’ın eğri bacaklarıyla çirkin ve yüksek topuk acemisi ayaklarını kim izlemek zorunda yahu? Ha star olarak da değil de ödülü alan filmde rol almış bir kadın olarak gönderdiysek o zaman da cevabım, başka birini gönderseydiniz, mesela setin ışıkçısını... Zira Nurgül Yeşilçay “en iyi kadın oyuncu” ödülünü almadı ki, ödül senaristin idi... Nurgül’ü de mi Hollywood’a gönderiyoruz? Hangi ingilizceyle? İlkokul çocuklarının “Mr. And Mrs. Smith is going to have a picnic” fişlerini film mi yapıyorlar? Daha fazla ingilizcesi var mı zat-ı muhteremin? Kabul eden beni böyle etsin mantığı sadece Türkiye’de kabul gördü o da Kadir Abi’yle bitti...
Fatih Akın'a hiiiiç sahiplenmeyin... O kendisi bencileyin eserlerini Türkiye tanıtımına armağan ediyor ama kendisi Almanya'nın yetiştirdiği bir yönetmendir... Bu durum o kadar böyledir ki, Almancası Türkçe'sinden daha iyidir.
“Türk sinemasını teşvik edelim.....”
Nereye? ya da neye? Teşvik etmek gibi uygulamasında ettirgenlik barıdıran eylemler hep komik ve kişiliksiz gelmiştir bana...
Ama biz yine de teşvik edelim... neye ettiğiniz mühim değil, edin edebildiğiniz kadar.... Yani “teşvik etmek”ten anlamanız gereken, devlet bize bol para versiiiin, siz gişelerde bol para bırakıııınnn, sümüklerinizi silerek ağlayıııın ve ayyy kız ne güzel filmdi deyin" ve türevi düşünceler.... Yerli yersiz kendini tatmin adına filmler çekilsin...
- İyi film yapamıyoruz!!!!
- Neden?
- Devlet bizi desteklemiyooooo !!!!
- Haaaaaa????? Gördüm ben senin filmlerini, bi boka benzemiyo, bakanın kapısını aşındırmışsın bana şu kadar para verirsen şu festivale gidicem demişsin, n”aaptın o festivalde uyanık?... Göremedik seni....
- Ama siz sinema sektörünün içinde değilsiniz, lütfen eleştirmeyin (e’ler peltek söylenecek), hem üstelik Cihangir’de bile oturmuyosunuuuuz.
- İkinci kez haaaaaa.. ama bunun sonunda ünlem var. Sen de haklısın, burası öyle bir ülke ki, tüm köşebaşları tutulmuş vaziyette. Sanatçı değilsen sanatı eleştiremezsin, siyaset yapmak için de milletvekili olmak gereklidir. Çünkü fikrini söylemenin bir tek onlar için dokunulmazlığı var.... Sanat eleştirmenleri de topsakal ve takkeyle öyle laflar ederler ki Türkçe'nin günlük kullanımında hiç karşılaşmamışsındır, özellikle yaparlar bunu.. Anlama ki, soru sorma, haksız oldukları yerleri bulama. Onların da böyle bi dokunulmazlıkları var işte...
Onun yönetmen ve prodüktör olarak her türlü kalitesizliği ve çalıntıyı film gibi satma lüksü var, onu da ayrıca belirtelim... Bu cümleler devlet yardımı alınmasın şeklinde anlaşılmamalı.... Herneyse....
Film festivali geliyor, bakalım hangi filmler zorlayacak... Festival Türkiye’de, İstanbul’da... Kendi adıma heyecanlıyım bir seyirci olarak...
Son olarak, artık dublaj yapmayın n’ooolur..... Bi de filmlerin adını adam gibi çevirin türkçeye...
Seçil SÖKMEN
İstanbul, 02 Nisan 2008