Öğretmenim Rahat Uyu!
“Kesin şu Fırat’ı bu yıl akmasın,
Etrafına taşıp, yakıp yıkmasın,
Talihsiz babamı (öğretmenimi) alıp gitmesin,
Biricik yavruları yetim etmesin,
Oy aman Fırat, zalimsin Fırat…”
***
O’nu hiç tanımadım ama ölümü yakınları gibi beni de üzdü.
Nusret Afşar, 28 Ağustos 2007 tarihinde idealist bir öğretmen olarak ilimize atandı. Zeynep Turgut İlköğretim Okulu’nda Fen Bilgisi Öğretmeni olarak derse başladığında, henüz bir yıllık görev süresini doldurmadan bu dünyaya veda edeceğini bilemezdi.
O’nun hayalleri vardı…
Aldığı eğitimle, bilgi, beceri ve kültürüyle minik öğrencileri yetiştirecek, onların önce kendisine, sonra ailesine, vatanına ve milletine hayırlı olmalarını sağlayacaktı.
“Çorbada tuzu olsa” yeterdi.
Öğrencilere dersi sevdirmek, Fen Bilgisi gibi “sıkıntı veren” konuları daha zevkli hale getirmek için havanın güzelliğini de bahane ederek pikniğe götürdü.
Ya da öğrencilerin “hocam pikniğe gidelim” ısrarına dayanamadı.
Akpınar tarafında bulunan Atatürk Barajı sahil şeridinde 18 öğrencisiyle birlikte piknik yapmaya gittiler.
O, öğrencilerin kır ortamında karınlarını doyurmak için yemekle uğraşırken, öğrenciler ise top oynayarak zaman geçirmekteymiş.
Ne olduysa işte o zaman olmuş.
Çocukların oynadığı top baraj göletine kaçmış.
Çocukların bir kısmı topun peşinde suya girmek istemişler ama öğretmen derhal onlara engel olmuş, “tehlikeli olur, siz durun ben alırım” demiş.
Öğrencilere tehlikeli olması önemliydi, kendisine tehlikeli olması değil…
Çünkü öğrenciler kendisine emanetti, emaneti korumak, kollamak gerekti.
Ve genç öğretmen binlerce kişinin cesedini bağrında saklayan barajın delice akan azgın kollarına kendisini atmış.
Ne yazık ki ancak beş metre kadar gidebilmiş. Sonrasında azgın sulara yenik düşmüş ve çırpınarak Fırat’a türkü gibi vücudunu bırakmış.
Öğrencilerin gözü önünde kaybolmuş Nusret öğretmen…
Bu acı tabloyu saniye saniye izleyen öğrencilerin de ecel terleri döktüğü bir gerçek o nedenle olay boyunca öğrencilerin ne halde olduklarını, 112’yi nasıl aradıklarını, kurtarma ekibinin cesedi çıkarana kadar neler yaptıklarını, genç öğretmenin cansız bedeniyle karşılaştıklarında ne hale geldiklerini, dün okula gittiklerinde öğretmenlerini göremeyince ne yaptıklarını bilmiyorum, inanın bilmek de istemiyorum…
***
Nusret Afşar, genç, pırıl pırıl bir öğretmendi.
Adanalıydı…
Adıyaman’da öğrenci yetiştirecek, geleceğin önemli adamları arasında onun talebeleri de olacaktı.
Evlenecekti…
Çocukları olacaktı…
Mutlu bir yuvadan okula mutluluk saçmaya devam edecekti.
Kader onu Atatürk Barajının serin sularında yakaladı.
Nusret öğretmen, herhangi bir öğrencisini yollar; “Topu yakala gel bakim!” diyebilirdi.
Nusret öğretmen, öğrencilerin üzülmesi pahasına, “Bırakın top kalsın, uslu uslu oturun!” da diyebilirdi.
Ama ilkini dese öğrencilerinin hayatını tehlikeye atmış olabilir, hayatı boyunca o öğrencinin acısını duyabilirdi. Yüzme bilmeyen bir öğrencisini suya göndermek yerine, kendisinin gitmesi daha uygundu.
Öğretmendi hem…
İkinci emri verse öğrencileri üzülecek, “bu ne biçim öğretmen, güya eğlenmeye geldik” diyeceklerdi.
O zor olanı seçti…
Fırat’ın kollarına kendisi atıldı ama o kollar şimdiye kadar aldığı gibi bir canı daha aldı.
Öğretmen olmanın zorluğu anlatılmaz…
Öğretmen olmanın hayati sorumluluğunu kendi canıyla ödeyen Nusret Afşar, kaç öğrencinin hayatını kurtardı bilmiyorum.
Ama bir insanlık dersi verdiği kesin.
Elbette “her can ölümü tadacaktır” ama her canın yitilmesi de farklı acıları beraberinde getirir.
Kimi terörden ölür, kimi trafik kazasından, kimi cephede şahadet şerbetini içer, kimi üç kuruş için razı olduğu ırgatlık yolunda yitirir canını.
Nusret öğretmen de öğrencilere bir şey olmasın diye kendisi topun peşinden atladı suya ve dönmedi sahile bir daha…
Nusret öğretmenin vefatı, öğrencilerinde, mesai arkadaşlarında, ailesinde, sevenlerinde olduğu gibi bende de derin acı bıraktı.
O, aldığın sorumluluğu canı pahasına korumak gerektiğini bize öğrettin.
Ruhun şad olsun, yattığın yerde rahat uyu.