Lezyon Burada
- Yazan Sarahatun Demir
- Yayın Tarihi 04/27/2008
- Diğer
- Henüz Değerlendirilmedi
Sarahatun Demir
Çocukluk yıllarının neredeyse tamamına yakınını Ankara’da geçiren yazar, bugün 20 yaşındadır. Çeşitli alanlarda köşe yazarlığı yapmakta, gazetelerde yazmaktadır. “Silinmez” isimli yazı grubunun üyesidir. Bu alanda çeşitli çalışmalar yürütülmüş, yürütülmeye devam etmektedir.Bugün Bursa’da ikamet eden yazar yazmayı bir gereklilik biçiminde algılarken kitap çalışması üzerinde yoğun günler tüketmektedir. Aynı zamanda üniversite öğrencisidir.
Sarahatun Demir tarafından yazılmış tüm yazılarLezyon Burada
Yarasını saklamış. Başarmış. Bir süre. Kimse sezmemiş. Kendi dışında…
Dar gelenlerin anlamsızlığı içinde bol duran hayatları seçmiş.
İnancı tam ama neye inandığı belirsiz olacak kadar acınılacak derecede kendini tamamlayamamış. Yarası tam, gerisi yarım…
Hastalığı önemsiz belki. Önemli olan ve korkutan tedavi şekli ve hatta daha da ileri giderek tedavinin süresi…
İnfeksiyöz olmayan bir hastalık onunkisi. Yani bulaşma riski taşımayacak kadar kendi halinde ve bünyesinde taşıması gereken. Gerekenleri gerektiği gibi yapmayan her insan hastalığa dahi kafa tutandır. Böylesi tutar bulaşıcı olmayan bir hastalığı dahi vücudundan aşırıp,bir şekilde herkese bulaştırmayı başarandır… Onun gibi…
Zararı sadece kendine değil. Herkese… İkimize…
Mikroplarının kaynağını bulamıyor laborant. Oysa teziydi. Bulsaydı. Bulamadı. Onun bu saçma sapan halleri herkesin mutsuzluğuna anlatı olacak ölçüde içine varlığını yerleştirdi. Bir parazit gibi. Kımıl gibi…
Bağırmasa güzel cümlelere dönüşebilirdi kelimeleri. Bir çoğu seçilmiş bir Osmanlıca’nın kökeniydi. Bağırdı diye çirkinleşti önce kelimeleri, sonra kurdukları, cümleleri…
Ağladığında bana bulaştırmıştı evvel zaman önce bir orman karanlığı soğukluğundaki gözyaşlarını. Kirpiği fazla kalındı. Gözündeki ıslaklık ıslattı her yanı…
Güldüğünde uzakta kalırdı. Ağzı bir yetişkin insan için çok sorunlu şekilde küçüktü. Gülüşü kendine bile yetmedi. Bana mı, neredeyse uğrayamadı. Hiç bulaşamadı…
İlk çektirilmiş fotoğraftaki ayakkabı numarasıyla bugünkü aynı değil. O zaman yanında duran büyürken umut vaat edenken şimdi büyümüş ve bütün umutları tüketmiş, ayağı eskisinden büyük, kalbi aynı hacimde…
Kirpiği kalınmış. Siyah. Uzun, ıslak. Ama hep… uçlarının tamamı birbiri ile oranlanmayacak kadar uzunlu kısalı bir asilik içinde, kirpiklerinde… İçindeki ıslaklık bir ömür yeter ikimizi de üşütmeye; seni de… Beni de…
Kirpiği kesti. Yaşına karıştı kan. Biten uzun zamanların sonrasında anlatmalıdır belki insan. Ve eğer hem anlatmak isteği olur hem de derman bulamaz ise anlatma isteğine ‘öyledir işte…’
İki kısa kelime her başka yaşanmışlığın aynı büyük anlamına özet geçer. Anlatmak istiyorsan ve fakat dermanın acından küçük kalmışsa, gücün de yoksa ‘öyle işte…’ de. Anlar karşındaki seni. Senden evvel illaki olmuştur onun da ‘öyle işte’leri…
--
-‘bir şeyini unutmadın değil mi?’
- bir şeyimi unuttum… Hadi, kilitle, dilinden kapat sonra kapıyı. Işıkların hepsini açık unutabilirsin. Sorun değil… Öyle işte’dir…
Dar gelenlerin anlamsızlığı içinde bol duran hayatları seçmiş.
İnancı tam ama neye inandığı belirsiz olacak kadar acınılacak derecede kendini tamamlayamamış. Yarası tam, gerisi yarım…
Hastalığı önemsiz belki. Önemli olan ve korkutan tedavi şekli ve hatta daha da ileri giderek tedavinin süresi…
İnfeksiyöz olmayan bir hastalık onunkisi. Yani bulaşma riski taşımayacak kadar kendi halinde ve bünyesinde taşıması gereken. Gerekenleri gerektiği gibi yapmayan her insan hastalığa dahi kafa tutandır. Böylesi tutar bulaşıcı olmayan bir hastalığı dahi vücudundan aşırıp,bir şekilde herkese bulaştırmayı başarandır… Onun gibi…
Zararı sadece kendine değil. Herkese… İkimize…
Mikroplarının kaynağını bulamıyor laborant. Oysa teziydi. Bulsaydı. Bulamadı. Onun bu saçma sapan halleri herkesin mutsuzluğuna anlatı olacak ölçüde içine varlığını yerleştirdi. Bir parazit gibi. Kımıl gibi…
Bağırmasa güzel cümlelere dönüşebilirdi kelimeleri. Bir çoğu seçilmiş bir Osmanlıca’nın kökeniydi. Bağırdı diye çirkinleşti önce kelimeleri, sonra kurdukları, cümleleri…
Ağladığında bana bulaştırmıştı evvel zaman önce bir orman karanlığı soğukluğundaki gözyaşlarını. Kirpiği fazla kalındı. Gözündeki ıslaklık ıslattı her yanı…
Güldüğünde uzakta kalırdı. Ağzı bir yetişkin insan için çok sorunlu şekilde küçüktü. Gülüşü kendine bile yetmedi. Bana mı, neredeyse uğrayamadı. Hiç bulaşamadı…
İlk çektirilmiş fotoğraftaki ayakkabı numarasıyla bugünkü aynı değil. O zaman yanında duran büyürken umut vaat edenken şimdi büyümüş ve bütün umutları tüketmiş, ayağı eskisinden büyük, kalbi aynı hacimde…
Kirpiği kalınmış. Siyah. Uzun, ıslak. Ama hep… uçlarının tamamı birbiri ile oranlanmayacak kadar uzunlu kısalı bir asilik içinde, kirpiklerinde… İçindeki ıslaklık bir ömür yeter ikimizi de üşütmeye; seni de… Beni de…
Kirpiği kesti. Yaşına karıştı kan. Biten uzun zamanların sonrasında anlatmalıdır belki insan. Ve eğer hem anlatmak isteği olur hem de derman bulamaz ise anlatma isteğine ‘öyledir işte…’
İki kısa kelime her başka yaşanmışlığın aynı büyük anlamına özet geçer. Anlatmak istiyorsan ve fakat dermanın acından küçük kalmışsa, gücün de yoksa ‘öyle işte…’ de. Anlar karşındaki seni. Senden evvel illaki olmuştur onun da ‘öyle işte’leri…
--
-‘bir şeyini unutmadın değil mi?’
- bir şeyimi unuttum… Hadi, kilitle, dilinden kapat sonra kapıyı. Işıkların hepsini açık unutabilirsin. Sorun değil… Öyle işte’dir…