Çocukluğumun kumandasız hatta siyah beyaz televizyon günlerinden hatırladığım -TRT günlerinden- yayının şimdiki gibi sabahlara kadar devam etmediği... Erkenden biterdi yayın. Bizde ailece İstiklal Marşı’nı izleyip o sevimsiz çınlama sesini duyana kadar ekran karşısında kalırdık. “Sadece bizim ev böyleydi.” diyeceğim ama hangi akrabamıza, tanıdığa bir dosta misafirliğe gitsek bu defa daha kalabalık bir kitle ile kapanışı izliyorduk.

Dün gibi hatırlarım (Bu da ne garip bir cümle “Dün gibi hatırlarım…” o kadar zaman olmuş. Hey hat! Gel gör ki ben dün gibi hatırlıyorum. Bu alenen ben çok akıllı biriyim demek gibi bi’şey!) askerlerin gelişini, İstiklal Marşı’nın okunmasını ve en sonunda çıkan o yuvarlak -sahi şekil neden yuvarlak yapılmış, televizyon şeklinde de olabilirdi pekâlâ!- şekle öylece baka kalmamızı. Uyuşup kalmış gibi neyi bekliyorduk halen anlamış değilim!

Sonra renklendi görüntüler ve bir bir kaldırıldı o emektar televizyonlar. Yerini renkli üstelik daha gösterişli televizyonlar aldı. Eşyayla duygusal bağlar kuran bana zor geldi ayrılık. Babam eski televizyonumuzu ihtiyacı olan bir adama verdi. Adam televizyonumuzu alıp -bilmediğim- bir köy evine götürdü diye sevinmiştim. Düşümde köyler mutlu olunan yerlerdi!

Herkes pek sevdi bu renkli televizyonları. Ben hep eski televizyonumuzu özledim. Bana hayatım boyunca doğanın dışında oluşturulan tüm renkler yapay kalıyormuş gibi geldi. Sevmedim renklerle
oynamayı. Okul yıllarımda hep kara kalemle resim yaptım. İlk resim sergimde bir tane renkli resim vardı ve yine insanlar, onu beğendiler. Halen kara kalem resimler yaparım ve siyah beyaz çektirilmiş o eski resimlere tutkuyla bakarım. Annemle babamın evlilik resimleri gibi sıcak ve yapaylıktan uzaklaşmış resimlerdir onlar. Böylece renklenen televizyon bana uzaklaştı, ama herkese daha yakın olmaya başlamıştı. Kadınlar için yayınlanan yabancı diziler başladı. İzleme oranına bakılınca ne kadar doğru yolda olduklarını anlamalarından olacak, halen yabancı uzun süreli diziler TV kanallarında yerini alıyor.

Etrafı parmaklıkla kapatılmış büyük bir iş yerinin lojmanında büyüyen bir çocuk olarak, yetişkin olan insanlarla hayli vakit geçirdim. Hayat Ağacı mıydı, Yalan Rüzgârı mıydı onu hatırlamıyorum ama işten kaçan teyzelerin bizim evde kalabalık bir küme oluşturup dizi için anlamsız tartışmalarını, bu tartışmadan sıkılıp onları terk edene kadar diziyi izlemek zorunda kaldığımı çok iyi hatırlıyorum. Bende diziyi sonuna kadar izleyip aralarına katılmak isterdim, ama oyun her daim daha keyif veren bir alternatifti ve öyle oldu…

Televizyon keyfini ikiye katlayan, bunun yanında insanları tembelliğe sürükleyip televizyon odaklı kalmasını sağlayan o iğreti alet “kumanda” bulundu. O kadar ki yerinden kalkıp su içmeye bile üşenir hale geldi insanlar. O yüzden Türkiye’de obez insan sayısı her geçen gün arttı. Hem bu televizyon bile olsa, kim ister ki öyle küçük bir hareketle kumanda edilmek? Hoş değil…

Zühre Meryem Kaya
z.meryemkaya@gmail.com