Bu yazımı, bir kardeşin diğer kardeşe yaptığı ihanet olarak tasvir edecek olanlar olsa bile annelerimizin farklı olduğunun farkına varınca bu ihanet, tam tersine belki bir yardım niteliğinde olacağından yazma ihtiyacı duyuyorum. En azından olayın üzerinden belli bir zaman dilimi geçtikten sonra, “Zaman” beni bu olaya tavır koymamakla suçlamasın ve bu yazım tarihe “Tepki” olarak geçsin istiyorum.

Olaydan önce, yaşadıklarını kitaplarına etkileyici biçimde döken Hüseyin Üzmez’in kitaplarını okumuş ve etkilenmiş birisi olarak, hissiyatımda “Aldatılma” duygusunun ağır basması beni ve benim gibi bu duyguyu paylaşanları üzmenin yanında derin şüphelere itmiştir. Bu hissiyatın verdiği şüphe, Hüseyin Üzmez’in arkadaşları çevresinde yoğunlaşmıştır. Bu “Aldatılma” duygusu bende bir araştırmanın başlamasına vesile olmuş hatta hayatta bazen “Beyaz”ın “Siyah” olup olmadığına bakmak için bir daha bakmanın gerekliliğini kazandırmıştır. Yaşanan bu hadise de, “Kurban” olandan çok “Kurban edilmek” istenenlerin varlığına duyduğum üzüntü ve endişeler, beni bu yazıyı yazmaya sevk etmiştir. Buyrun:

Bu olayı ilk gördüğümde tarafsızlığımı koruyamayıp Hüseyin Üzmez’i savunmuştum. Bu görüşüme yanaşmayanların eleştirilerini duyamayacak kadar sağırlaşmıştım. Sonuçta “Bu bir komplodur!”diyen Hüseyin Üzmez, hayatını “Müslüman” sıfatının üzerine kurmuş birisiydi. Bu yüzden bir “Hüseyin Üzmez gibi bir Müslüman” asla yalan söylemez diye düşünüyordum.
Bu düşüncemi yontan bir sürü farklı düşüncenin gelmesi ve bir de zamanın sonuç namına bana somut bir delil vermemesinin de buna eklenmesi beni, parmaklarımın ucuna basmaya sevk etti. İlk olarak, kendi kaleminden de olsa, az çok bildiğim geçmişine şöyle tarafsız gözle ve tarafsız kalemlerce bakmaya başladım.
Gençliğin verdiği ateş ile yapmış olduğu hatayı bu kez “O dönemin ‘O.S,” ‘ı olarak isimlendirmeye başladım. Sonuçta, Ahmet Emin Yalman’ı “Katil” olmayı göze alarak gidip vurmuştu. Ve bunu neden kaynaklandığını bir türlü izah edememişti. Ve “O dönemde yapılan bu davranışı bugün yapan O.S.‘nin Hüseyin Üzmez’den ne farkı var?”demeye başladım. Zaman geçtikçe de, bu nitelendirmemin yanlış olmadığına kanaat getirmeye başladım.

Bu kanaatim beni, parmaklarımın ucunda biraz daha yükselip olanlara tarafsızca bakmamı sağladı. Araştırmama devam ettim… Hüseyin Üzmez’in 28 Şubat’ta yapmış olduğu tutumuna derinlemesine bakınca duygularım temelinden sarsılmaya başladı. Bir dönem, O.S gibi kimin maşası olduğu belli olmayan Hüseyin Üzmez, yine nereden geldikleri belli olmayan kişilere kapılarını açmış ve bu davranışının, yine onun hayatını kurduğu kimlik hatırına nasıl olduysa kapatılmış olduğunu fark ettim…

Çok değil; bundan birkaç sene öncesinde 20 yaşlarında birisi ile evlilik yaptığını öğrenince bütün bu olayların, “Müslüman” kimliğinin ardına saklanıp, o sıfata layık olanların üzerine yapıştırılmasından korkmaya başladım.
Geçmiş ile bugünü birleştirmenin çok zor olmadığını fark ettim. Fakat bunu fark edebilmek için “Babana bile güvenmeyeceksin!” sözünün tarafsızlığı anlatan boyutunu kavramaya başladım. Kendime bir söz verdim: Bundan sonra kim olursa olsun ilk önce kimliğine değil ne yaptığına bakacaktım…
Geçmişi ile haşır neşir olduktan sonra olay ile ilgili yorumlara daha ilgili yaklaşmaya başladım. Bir de gördüm ki korktuğum düşünce gerçekleşmiş ve fırsat kollayan medya Hüseyin Üzmez’den çok, yıllarca ardına saklandığı kimliğe sataşmaya başlamıştı. Kendisini “Gazete” sıfatıyla dillendiren gazete, olay ile ilgili şu cümlelere yer vermişti:

“Hz. Muhammed, Aişe ile evlendiğinde, Aişe daha 9 yaşlarındaydı…”

Bu yazıyı okuyunca Hüseyin Üzmez’e mi yoksa kendisini haber servisi olarak nitelendiren bu gazetenin yaptığı cahilce yayına mı kızayım! Bilmedikleri gerçek şu ki; Araplar kızların yaşını, ergenlik dönemlerinden sonra saymaya başlar. Bu hesaba göre 18 yaşını aşmış bir kızın evlenmesinde bir mahsur yoktur. Hadi bu, cahilliğinden dolayı tarafsız davranamayan gazetenin bilinen, acı bir gerçeğiydi. Peki, bu fitnenin çıkma nedeni olan Hüseyin Üzmez’e ne demeliydi?

Yorumları takip ederken özellikle, Hüseyin Üzmez’in kalem arkadaşlarını takip etmeye başladım. Beklediğim şeyden çok farklısıyla karşı karşıya kaldım. Yıllarca “Otobüste yolculuk ederken, bir bayanın koltuktan kalktığını görünce hemen oturmayın! Koltuğun sıcaklığı sizleri kötü düşünceye sevk edebilir!” diyen Abdullah Büyük Hoca’nın yazısını okuyunca şoka uğradım. Bakın Hüseyin Üzmez’i nasıl örnekler ile savunuyor (Orijinal metinden kayda değer paragraflar):

...
" "…Gazete b
ilgi ve haberleriyle, üstelik kartel medyasının tavrı ve sözleriyle kendimiz için bir rota, bir yol çizemeyiz. “Ne, nerede, nasıl?” gibi soruların cevaplandırılmasında, Müslüman, Müslümanca konuşur ve Müslümanca tavır alır. Bu yazımızı bir mesaj niteliğinde ele alarak okumanızı önemle rica ediyorum.
Bu ve benzeri yazı ve mesajları, Kanal D, Star, Show gibi kanallar; Cumhuriyet, Milliyet gibi gazeteler anlayamaz ve terazilerinde tartamaz…" "

...

Burada anlamadığım şu:

Sen yıllarca gazete köşelerinden Cihat çağrısı yap, ne olduğunu cümle âlemin bildiği medyalara saldır! Kısaca Aydın Doğan’ın veya bu çizgideki yayın organlarının tartma gibi niyeti yok ki… Fırsat olursa zaten onlar tartmadan satıyorlar… Devam edelim:

...
" "…Gerçek kimliğini bilemediğimiz bu ve benzeri tüm konularda izlenecek yol açıklanmıştır. Ne var ki nefs, şeytan ve insan şeytanları boş durmayacak ve Müslümanların iftiraya ortak olmasını sağlayacaklardır. Hz. Aişe Validemize atılan iftiraya karşı ne yazık ki bazı Müslümanlar da katılmış ve Rabbimiz konuyu şu şekilde beyan etmiştir:
“Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın, kendi vicdanları ile hüsnü zanda bulunup da; "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?” (Nur Sûresi, 12)" "
...


Yukarıda da belirttiğim korkumu bizzat bu korkuyu paylaşacak kişinin yazması dünyamı başıma yıkmaya başlıyor. Olayın içine yüce kitabımızın sözleri de girdi…Devam ediyor:

...
" "…Diyelim ki haberler doğrudur. Yani gazete ve TV kanallarının verdiği haber yüz kızartıcı cinsten bir hadisedir ve bu olay gerçekleşmiştir. Bu durumda Müslüman olarak tavrımız nasıl olmalı? Bu konuda da susan bir Kur’an ve Peygamber yoktur. Üstelik nasıl hareket edileceğini beyan eden bir Kur’an ve Peygamber vardır.
Sizlere, Nur Sûresi"nin 1-33. ayetlerini bir bütünlük içinde okumanızı tavsiye ederiz.
İslâm"a göre insanın değeri imanına bağlıdır. Eğer kulaklarınıza gelen haber doğru olsa bile, Hüseyin Üzmez ağabeyimiz, Müslüman bir insandır. Mü"min bir insandır. Buna milyonlarca insan şahittir.

“Müşrik bir kişiden, inanmış bir köle daha iyidir.” (Bakara, 221)
“De ki; pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir.” (Maide, 100)

Peygamberimizin arkadaşlarından biri, nefsine uyar ve şarap içer. O dönemin şartlarına göre cezası verilir. Yine içer, tekrar cezası verilir. Tekrar içer ve cezasını çekmek için Medine"nin meydanına getirilir. Bu arada Hz. Ömer, adamı tanır ve “Allah seni kahretsin, yine mi içtin?” dediğinde, Peygamberimiz; “Ona öyle hakaret etmeyiniz. O kardeşiniz Allah ve Resûlü”nü çok sever” buyurur. (Buhari, K. Hudud bölümü)…" "
...


Evet! Beni asıl korkutan ve yukarıda verdiğim gazete haberinde kimin suçlu olduğunu ispatlayan bu paragrafta, şimdi de Şefkat Peygamberi (s.a.v)’ın bir örneği delil olarak ileri sürüldü. Sen bunu yaparsan, saldırdığın karşı taraf, sen hazır eline fırsat vermişken neden böyle bir haber yapmasın ki?

Bu yazının yayınlanmasına kadar olan umutlarım, büyük oranda bir daha geri gelmemek üzere beni terk etti. Keşke, Abdullah Büyük, Abdurrahman Dilipak gibi yazarlar bu olaya Peygamber Efendimizin (s.a.v) ismini bulaştırmadan direk olarak :

“Bir hata yapılmış olabilir. Bu hata mahkemeye intikal ettiği gibi siz değerli okuyucularımızın terazisinde tartılmaya başlanmıştır. Yıllarca beraber yazdığımız Hüseyin Üzmez “Bu bir komplodur!” diyerek kendisini savunmuşsa da bizler gazetecilik kimliğimiz ile hareket etmek zorundayız. Mahkeme süreci bitene kadar bu olay sadece ve sadece Hüseyin Üzmez’in meselesi konumundadır. Bu süreç te tamamlana kadar aramızdaki dostluk bağları dondurulmuştur. Eğer gerçekten ortada bir komplo varsa özür diler yine dostluğumuza devam ederiz…” deseler, ne “Karşı taraf” olarak nitelendirilen yayın organlarına zemin hazırlayacak ne de yıllarca savunulan tertemiz etiketi karalamaları için malzeme vermeyecektiler.!

Cumhuriyet Gazetesi ne kadar uç noktada yazıp çiziyorsa, ona şikayetlerini her fırsatta dile getiren Vakit Gazetesi de benim gözümde bu duruma gelmiştir. Hüseyin Üzmez’den tutun da yazdığı gazeteye ve arkadaşlarına kadar sıçrayan bu olaydan tek üzüntüm veya dileğim var:

“Bu olay, Hüseyin Üzmez ile sınırlı olduğunu göz ardı edip fırsat kollayan çıkarcı grup tarafından, Hüseyin Üzmez’in arkasına saklandığı bu etiketin gerçek sahiplerini üzerine çamur gibi atılmasın…”

Belki bu olaylar zincirinden elde edeceğim veya hissiyatımca çıkarabileceğim tek sonuç var:

“AKADEMİDEN ÇIKMAYAN İSLAM, SAĞLIKLI DEĞİLDİR…”


M u H a M M e T M a Z H a R D e M i R

muhammetmazhar@hotmail.com

www.muhammetmazhar.tr.gg

25 Mayıs 2008