Kızların Türbanı mı Önemli Yoksa Kafalarının İçi mi?
- Yazan Dr.Hasan Yağar
- Yayın Tarihi 06/13/2008
- Politika
- Henüz Değerlendirilmedi
Dr.Hasan Yağar
Elazığ doğumlu,1.sınıf Emniyet Müdürü(E),Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi doktoru,Çağın Polisi Dergisi Yazarlarından.Polis Akademisi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ek Ders Görevlisi, Ankara Adalet Komisyonu Trafik Hukuku yeminli bilirkişisi aynı zamanda Polis Akademisi Trafik Hukuku ders görevlisi
Dr.Hasan Yağar tarafından yazılmış tüm yazılarKızların Türbanı
Bir zamanlar da, bizzat Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile temeli atılan, ancak daha sonraki dönemlerde “demokrasi sultanları” tarafından siyasi ikballeri için istismaren ve ihtiyaç olup olmadığına bakılmaksızın ha bire sayıları çoğaltılan İmam Hatip Okulu mezunları için böyle bir fırtına koparıldı ve o pırlanta gibi gençler en ehven bir devlet görevi için dahi maalesef ciddi bir korku olarak görüldüler. Ne hazindir ki, siyasi ikbal uğruna sayıyı çoğaltan bir “demokrasi sultanı”artık bunlara ihtiyacı kalmadığını gördükten sonra da bunları devletten ve toplumdan tecrit eden yasayı derhal onaylayıp yürürlüğe koydurabilmiştir. Oysa o gençler Türkiye’deki Cumhuriyet okullarından mezun olmuşlardı. Onları yetiştirenlerin tamamı Devletten maaşlıydılar. Hademesinden müdürüne, müfettişinden öğretmenine kadar hepsi Devlet-i Aliye’den harçlıklıydılar. Peki, Allah aşkına söyler misiniz tüm bunlara rağmen mi ve dahi bunların elinde yetişen o gençler nasıl sakıncalı oldular. Madem bu gençler devlet için sakıncalı, peki ne diye eline silah verip ihanet cephesinde cereyan eden gırtlaklaşmanın merkezine sürüyorsunuz. Bu ve buna benzer zihniyete akıl sır erdirmek hiç mümkün olmadı, olmuyor. Bu gidişle pek olacağa da benzemiyor. Dua edelim ki bu gençler, devleti değil, bu zihniyeti telin eden bilincin temsilcisi olabilmişlerdir. Öyle değil de, şayet bu zihniyetin şahsında maazallah devlete düşmanlık eder olsalardı, aile ve akrabaları ile birlikte azımsanamaz derecedeki nicelikleri karşısında acaba bu havarilerin ne gibi tedbirleri söz konusu olurdu. Düşünelim ve lütfen akılları başlara devşirelim.
Bakınız, peşinen söyleyeyim ki yanlış anlaşılma olmasın. Bendenizin biri kız diğeri erkek, birincisi hekim diğeri de yine devlet memuru olan iki evladım var. Bunlardan hiç biri bu okullara gitmedi. Gelinim de devlet personeli. O da böyle bir okuldan mezun değil. Hem kızım hem de gelinim, entelektüeller tarafından toplumun bir belası haline getirilen ve gâvurca adıyla türban denen o serpuşu da başlarına sarmıyorlar. Sarsalardı ne olurdu. Bizim için hiçbir şey olmazdı. Lakin belki laiklik yanlıları için değil ama laisizm yanlıları için mutlaka ciddi tehlike oluştururdu! Bunu böyle bildiğimiz içindir ki, “Ne Şam’ın şekeri, ne de Arap’ın yüzü” dedik kabuğumuza çekildik. Ha böyle deyince, bir nedamet içerisinde olduğumuz sanılmasın. Asla öyle bir saplantımız yok. Başörtüsüne varıncaya kadar, dinin ve dahi dindarlığın daha nice versiyonları var. Yeter ki dinimizi yaşayalım. Sadece saça mahremiyet atfetmekle bu işin üstesinden gelinemeyeceğine inananlardanım. Ancak, güzelim Anadolu mozaiğini bir çimentodan da ileri olarak bir arada tutabilen İslâm Dini üzerinde, laiklik bahanesi ile-ki laiklik, bu dinin bağrında barındırdığı “dinde hür irade”kurumu olarak zaten var- lütfen kaşıma yapmayalım. Sonra cidden yazık etmiş oluruz. Biz iddia ediyoruz ki, bu memlekette var olan cehaletlerin başında Din ve Atatürk’le ilgili cehalet gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin okumuşları, lütfedip bu hususlara kafa yorarlarsa, Türkiye’de bir çok şeyin stabil hale geldiğini kendileri de göreceklerdir. Bu, toplumun acil eylemleri arasında yer almış durumdadır. Bazı araştırma ve tespitlere dayalı bu görüşümüzü lütfen yabana atmayınız.
Gelelim kızlarımızın son durumuna: Beşeriyetin iki cinsinden birini teşkil eden bu hemcinslerimizin saçından daha cazip düşen anatomik unsurları vardır. Bu cümleden olarak saçın çok fazla dikkat çektiğini de sanmıyorum. Kaldı ki, İlahiyat konusunda emek sarf edip büyükçe paye ve unvanlara sahip insanımız, Hz.Kur’ân’da, bu örtünme modeli ile ilgili net hükümler bulunduğunu söyleyememektedirler. Buna rağmen ve sebep ne olursa olsun mevcut tercihler, saygı duyulması gereken toplumsal bir olgudur. Bu itibarla da yabana atılacak türden bir şey değildir ve olamaz da.
Yukarıda söylediğimiz, meselenin bir boyutu. Bir başka ve esas boyutu ise, laiklik havarilerinin tüm bunlara rağmen bu hususta takındıkları tavırlardır. Bu tavırlar içerisinde, hukuk diye bas bas bağırdıkları hukuk ve yasa tanımazlık ise bir başka boyut. Sergilenen tavırlara bakılacak olursa, bu kızlarımızın bu tercihleri yüzünden, laiklik derhal yok olur ve devlet hemen yıkılır. Efendim gelin etmeyin. Eğer bu ulu devlet bu bir arşın bile gelmeyen bu örtüden dolayı yıkılacak ve laiklik elden gidecekse bırakalım gitsin. Ama vallahi iş öyle değil. Artık öyle iyice berraklaşıp billurlaştı ki, bu insanlarımızın bu tercihlerinin görüntülerinden bazılarımızın rahatsızlığı söz konusudur. Şayet böyle değil de, iş gerçekten devlet ve sistem meselesi idiyse, hangi akla hürmeten bu insanları bir bakıma değil, her bakıma başını zorla açtırıp okutuyorsunuz. Peki, bu suretle okutarak daha da bilgilendirip, ister istemez duygu, inanç ve tercihleri konusunda hiç de istemeyerek bilinçlendirdiğiniz bu insanların kafalarının içine, korkularınızı giderir nitelikte ne gibi bir emniyet supabı yerleştireceksiniz ki o korktuğunuz başımıza gelmesin. Acaba sizler bu yolla devlete ve dahi rejim ile bekçiliğine soyunduğunuz sisteme yep yeni düşmanlar peyda etmiyor musunuz? Bana göre bunu bal gibi yapıyorsunuz. Efendiler, bu gibi düşünce ve tasarımlar insanın fıtratında var olagelmiştir. Bunu lütfen unutmayın. Ve lütfen Atatürk cumhuriyetini bu vehim ve sakil düş
ünceleriniz sebebiyle kötü bir geleceğe yöneltmeyin. Buna asla hakkınız yok. Ve lütfen kendinizi herkesten çok vatanperver ve Atatürk sever addetmeyin. Kazın ayağı asla böyle değil.
Şu akıl dışılığa bakınız! Bir taraftan “kızlarımızı okutalım” seferberliği. Diğer taraftan bunların rüştlerini ikmalle birlikte yaptıkları tercihleri sebebiyle en özgür okuma seviyesinden mahrum bırakma kampanyası. Efendiler, Atatürk’ün tasvip etmediği belgesiyle sabit olan (Bunun için, Atatürk’ün rahle-i tedrisinde dirsek çürütmüş ve fevkalade yenilikçi olan Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı eserine bakılabilir. Pozitif Yay.İst.2004,s.448) dekolte kıyafetleri, sanki Atatürk’ün bir prensibiymiş gibi tercih eden kızlarımıza nasıl ki bir şeyler söylenmiyorsa, Atatürk’ün o konuda hiçbir prensip koymadığı şekle bürünen kızlarımız için de bir müdahale olmamalı değil midir? Bakınız, Atatürk biz erkekler için bazı yasa ve prensipler koydu. Şu veya bu saikla örtünmedeki kadın tercihlerini serbest bıraktı ve onların manevi âlemine daima saygılı oldu. Atatürk’ün kadınımız hakkında getirdikleri ise hukuk önünde eşitliğe dayalıdır. Birçok alanda olduğu gibi, maalesef okuma hakkıyla ilgili bu konuda da Atatürk çizgisinden ayrılınmış tır. Bilmem yanılıyor muyum?
Bakınız, bendeniz Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi üzerine, 12 Eylül askeri müdahalesinin eseri olarak her üniversitede müştereken kurulan Türk İnkılâp Tarihi Enstitülerinden birinde bu ilke ve inkılâplar üzerine mastır ve doktora yapan biri olarak 90’lı yıllardan itibaren Polis Akademisinde, maalesef geçtiğimiz son yıllarda hükümet tarafından kapatılan Sağlık Bakanlığı Gevher Nesibe Eğitim Enstitüsünde bu konuları işledim. Halen de ek ders görevlisi olarak Polis Akademisinde işlemekteyim.
Bu konuda fevkalade otorite hocalar elinde formasyon kazandığımı iddia ve ispat edebilirim. Bu uygulamalar, Atatürkçülüğe mal edilemez uygulamalardır. Yukarıda da değinildiği üzere, Atatürk’ün kadınımızın giyim ve kuşamı ile ilgili hiç bir emir ve kanunu da yoktur. Ama biz erkekler için var. Mesela şapka giymek. Hani nerede şapkalarımız. Oysa bu kanunun değişmezliği üstelik anayasanın teminatı altına alınmıştır. Hani nerede cumhuriyet savcıları. Ya sayın başsavcımız?
Hele meselenin laiklikle ilintilendirilmesi? Bu daha da evham dolu. Muhterem bey efendiler ve hanım efendiler, laikliğin bir değil birçok kaynakta tanımı ve açıklanması var. Birçok medeni ülke ve toplumlarda ise uygulaması var. Allah billâh aşkına ve lütfen söyleyiniz. Sizin bilip de bizim haberdar olamadığımız bir laiklik türü mü var? Biz sizler adına zımnen de olsa var sayıyoruz. Eğer gerçekten yoksa bu yaptığınız abesle iştigal değil de nedir? Gelin etmeyin ve lütfen eylemeyin. Bu aziz ve en son devletimize lütfen düşmanlar peyda etmeyin. Ne olur? Türkiye’den başka Türkiye, T.C.Devleti’nden başka da devletimiz yok. Unutmayın ki, bizler bu en son melceyi o büyük insan sayesinde edinebildik. Ama lütfen, tarihe tevdi ettiğimiz ve elan cumhurbaşkanlık forsuna simge yaptığımız olanlara benzetmeyelim. Unutmayalım ki, devlet = insan demektir. Hiç insanı olmayan bir devlet gördünüz mü? Veya hiç hayvanlara özgü bir devlet falan gördünüz veya duydunuz mu? Geliniz, hep birlikte yekdiğerimizi ve tercihlerimizi kabullenelim. Türkiye her birimizin evi. Edep ve ahlaka mugayir olmamak koşuluyla her birimiz evimizde özgürce yaşamıyor muyuz? İlle de dört duvar arası mı olmalıdır. Bu gidişle galiba “dört duvarları” çoğaltacağız.
Adına devlet denen devasa organizasyon adına hareket etme yetkesine sahip olanlar devlet gibi herkesi bağrına basmak zorundadır. Bölünme ve ötekileştirme, işi zora sokar. Her yönetici maiyetini; her devlet de halkını arkasına almalı değimlidir? Eğer bunun aksi, kitleleri karşınıza alırsanız, başta kendinizin, daha sonra da devletin başına onulmaz dertler açarsınız. Bu sözden de lütfen mevhum anlamlar çıkarmayınız.
Şimdi şunu sormak ve öğrenmek hakkımız değil midir? Diyoruz ki bu gençlerimiz nerede yetişip, beğenmediğimiz bu hal-i pür melale giriftar oldular. Peki, bunlar cumhuriyet okullarında yetişmedi mi? Şayet bize rağmen bunlar bu hale geldi diyecekseniz peki bu tavrınız bir aczden ziyade bir ihmal ve hatta bir dalaletin göstergesi olmuyor mu?
Unutmayalım ki, insanların kafalarını aç bırakmak karınlarını aç bırakmaktan daha tehlikelidir. Zira kafalara verilen gıdaların boşaltım sistemi, karınlara doldurulan gıdaların boşaltım sistemine hiç uymaz. Çünkü midedekilerin boşaltımı, kanalizasyonlara dışkı olarak atılırken, kafalara verilen gıdalar toplumsal hayata ürün olarak boşaltılır. Bundan ötürüdür ki, kafalara isabetsiz verilen gıdalar, her hal ve şartta başlara gaileler açar. Bunun içindir ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk din alanını başıboş bırakmamak için, o günlerin fukaralığına rağmen 10.000’in üzerindeki Kur’ân meallerinin parasını bizzat cebinden karşılayarak, halkı din cahili bezirgânların elinden kurtarmaya çalışmıştı. Peki, O’ndan sonra ne oldu? Onu sizler benden daha iyi bilirsiniz.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile her bilgi, görgü, öğretim ve eğitimin mekânı olarak okulları seçti. Din de, burada öğrenilecekler arasında yer almaktadır. Ama sizler buna karşı çıkmaktasınız. İşte o zaman birileri sizin yerini doldurmaktadır. Yalan mı? Herkesin dinini öğrenme mecburiyeti ise, Atatürk’ün emridir. Kadın erkek herkesin ilim öğrenmesi ise dinimizin emridir. Cami minberlerinin de bir öğretim kurumu olarak kullanılması, Atatatürk’ün Balıkesir Zağanos Paşa Camii minberindeki uygulaması ile sabittir.
Atatürk ne dininden, ne de insanından asla korkmuyordu. Gelin hep birlikte biz de öyle olalım. Böyle bir Türkiye özlemiyle selam ve saygı herkes üzerinedir.
Bakınız, peşinen söyleyeyim ki yanlış anlaşılma olmasın. Bendenizin biri kız diğeri erkek, birincisi hekim diğeri de yine devlet memuru olan iki evladım var. Bunlardan hiç biri bu okullara gitmedi. Gelinim de devlet personeli. O da böyle bir okuldan mezun değil. Hem kızım hem de gelinim, entelektüeller tarafından toplumun bir belası haline getirilen ve gâvurca adıyla türban denen o serpuşu da başlarına sarmıyorlar. Sarsalardı ne olurdu. Bizim için hiçbir şey olmazdı. Lakin belki laiklik yanlıları için değil ama laisizm yanlıları için mutlaka ciddi tehlike oluştururdu! Bunu böyle bildiğimiz içindir ki, “Ne Şam’ın şekeri, ne de Arap’ın yüzü” dedik kabuğumuza çekildik. Ha böyle deyince, bir nedamet içerisinde olduğumuz sanılmasın. Asla öyle bir saplantımız yok. Başörtüsüne varıncaya kadar, dinin ve dahi dindarlığın daha nice versiyonları var. Yeter ki dinimizi yaşayalım. Sadece saça mahremiyet atfetmekle bu işin üstesinden gelinemeyeceğine inananlardanım. Ancak, güzelim Anadolu mozaiğini bir çimentodan da ileri olarak bir arada tutabilen İslâm Dini üzerinde, laiklik bahanesi ile-ki laiklik, bu dinin bağrında barındırdığı “dinde hür irade”kurumu olarak zaten var- lütfen kaşıma yapmayalım. Sonra cidden yazık etmiş oluruz. Biz iddia ediyoruz ki, bu memlekette var olan cehaletlerin başında Din ve Atatürk’le ilgili cehalet gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin okumuşları, lütfedip bu hususlara kafa yorarlarsa, Türkiye’de bir çok şeyin stabil hale geldiğini kendileri de göreceklerdir. Bu, toplumun acil eylemleri arasında yer almış durumdadır. Bazı araştırma ve tespitlere dayalı bu görüşümüzü lütfen yabana atmayınız.
Gelelim kızlarımızın son durumuna: Beşeriyetin iki cinsinden birini teşkil eden bu hemcinslerimizin saçından daha cazip düşen anatomik unsurları vardır. Bu cümleden olarak saçın çok fazla dikkat çektiğini de sanmıyorum. Kaldı ki, İlahiyat konusunda emek sarf edip büyükçe paye ve unvanlara sahip insanımız, Hz.Kur’ân’da, bu örtünme modeli ile ilgili net hükümler bulunduğunu söyleyememektedirler. Buna rağmen ve sebep ne olursa olsun mevcut tercihler, saygı duyulması gereken toplumsal bir olgudur. Bu itibarla da yabana atılacak türden bir şey değildir ve olamaz da.
Yukarıda söylediğimiz, meselenin bir boyutu. Bir başka ve esas boyutu ise, laiklik havarilerinin tüm bunlara rağmen bu hususta takındıkları tavırlardır. Bu tavırlar içerisinde, hukuk diye bas bas bağırdıkları hukuk ve yasa tanımazlık ise bir başka boyut. Sergilenen tavırlara bakılacak olursa, bu kızlarımızın bu tercihleri yüzünden, laiklik derhal yok olur ve devlet hemen yıkılır. Efendim gelin etmeyin. Eğer bu ulu devlet bu bir arşın bile gelmeyen bu örtüden dolayı yıkılacak ve laiklik elden gidecekse bırakalım gitsin. Ama vallahi iş öyle değil. Artık öyle iyice berraklaşıp billurlaştı ki, bu insanlarımızın bu tercihlerinin görüntülerinden bazılarımızın rahatsızlığı söz konusudur. Şayet böyle değil de, iş gerçekten devlet ve sistem meselesi idiyse, hangi akla hürmeten bu insanları bir bakıma değil, her bakıma başını zorla açtırıp okutuyorsunuz. Peki, bu suretle okutarak daha da bilgilendirip, ister istemez duygu, inanç ve tercihleri konusunda hiç de istemeyerek bilinçlendirdiğiniz bu insanların kafalarının içine, korkularınızı giderir nitelikte ne gibi bir emniyet supabı yerleştireceksiniz ki o korktuğunuz başımıza gelmesin. Acaba sizler bu yolla devlete ve dahi rejim ile bekçiliğine soyunduğunuz sisteme yep yeni düşmanlar peyda etmiyor musunuz? Bana göre bunu bal gibi yapıyorsunuz. Efendiler, bu gibi düşünce ve tasarımlar insanın fıtratında var olagelmiştir. Bunu lütfen unutmayın. Ve lütfen Atatürk cumhuriyetini bu vehim ve sakil düş
Şu akıl dışılığa bakınız! Bir taraftan “kızlarımızı okutalım” seferberliği. Diğer taraftan bunların rüştlerini ikmalle birlikte yaptıkları tercihleri sebebiyle en özgür okuma seviyesinden mahrum bırakma kampanyası. Efendiler, Atatürk’ün tasvip etmediği belgesiyle sabit olan (Bunun için, Atatürk’ün rahle-i tedrisinde dirsek çürütmüş ve fevkalade yenilikçi olan Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı eserine bakılabilir. Pozitif Yay.İst.2004,s.448) dekolte kıyafetleri, sanki Atatürk’ün bir prensibiymiş gibi tercih eden kızlarımıza nasıl ki bir şeyler söylenmiyorsa, Atatürk’ün o konuda hiçbir prensip koymadığı şekle bürünen kızlarımız için de bir müdahale olmamalı değil midir? Bakınız, Atatürk biz erkekler için bazı yasa ve prensipler koydu. Şu veya bu saikla örtünmedeki kadın tercihlerini serbest bıraktı ve onların manevi âlemine daima saygılı oldu. Atatürk’ün kadınımız hakkında getirdikleri ise hukuk önünde eşitliğe dayalıdır. Birçok alanda olduğu gibi, maalesef okuma hakkıyla ilgili bu konuda da Atatürk çizgisinden ayrılınmış tır. Bilmem yanılıyor muyum?
Bakınız, bendeniz Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi üzerine, 12 Eylül askeri müdahalesinin eseri olarak her üniversitede müştereken kurulan Türk İnkılâp Tarihi Enstitülerinden birinde bu ilke ve inkılâplar üzerine mastır ve doktora yapan biri olarak 90’lı yıllardan itibaren Polis Akademisinde, maalesef geçtiğimiz son yıllarda hükümet tarafından kapatılan Sağlık Bakanlığı Gevher Nesibe Eğitim Enstitüsünde bu konuları işledim. Halen de ek ders görevlisi olarak Polis Akademisinde işlemekteyim.
Bu konuda fevkalade otorite hocalar elinde formasyon kazandığımı iddia ve ispat edebilirim. Bu uygulamalar, Atatürkçülüğe mal edilemez uygulamalardır. Yukarıda da değinildiği üzere, Atatürk’ün kadınımızın giyim ve kuşamı ile ilgili hiç bir emir ve kanunu da yoktur. Ama biz erkekler için var. Mesela şapka giymek. Hani nerede şapkalarımız. Oysa bu kanunun değişmezliği üstelik anayasanın teminatı altına alınmıştır. Hani nerede cumhuriyet savcıları. Ya sayın başsavcımız?
Hele meselenin laiklikle ilintilendirilmesi? Bu daha da evham dolu. Muhterem bey efendiler ve hanım efendiler, laikliğin bir değil birçok kaynakta tanımı ve açıklanması var. Birçok medeni ülke ve toplumlarda ise uygulaması var. Allah billâh aşkına ve lütfen söyleyiniz. Sizin bilip de bizim haberdar olamadığımız bir laiklik türü mü var? Biz sizler adına zımnen de olsa var sayıyoruz. Eğer gerçekten yoksa bu yaptığınız abesle iştigal değil de nedir? Gelin etmeyin ve lütfen eylemeyin. Bu aziz ve en son devletimize lütfen düşmanlar peyda etmeyin. Ne olur? Türkiye’den başka Türkiye, T.C.Devleti’nden başka da devletimiz yok. Unutmayın ki, bizler bu en son melceyi o büyük insan sayesinde edinebildik. Ama lütfen, tarihe tevdi ettiğimiz ve elan cumhurbaşkanlık forsuna simge yaptığımız olanlara benzetmeyelim. Unutmayalım ki, devlet = insan demektir. Hiç insanı olmayan bir devlet gördünüz mü? Veya hiç hayvanlara özgü bir devlet falan gördünüz veya duydunuz mu? Geliniz, hep birlikte yekdiğerimizi ve tercihlerimizi kabullenelim. Türkiye her birimizin evi. Edep ve ahlaka mugayir olmamak koşuluyla her birimiz evimizde özgürce yaşamıyor muyuz? İlle de dört duvar arası mı olmalıdır. Bu gidişle galiba “dört duvarları” çoğaltacağız.
Adına devlet denen devasa organizasyon adına hareket etme yetkesine sahip olanlar devlet gibi herkesi bağrına basmak zorundadır. Bölünme ve ötekileştirme, işi zora sokar. Her yönetici maiyetini; her devlet de halkını arkasına almalı değimlidir? Eğer bunun aksi, kitleleri karşınıza alırsanız, başta kendinizin, daha sonra da devletin başına onulmaz dertler açarsınız. Bu sözden de lütfen mevhum anlamlar çıkarmayınız.
Şimdi şunu sormak ve öğrenmek hakkımız değil midir? Diyoruz ki bu gençlerimiz nerede yetişip, beğenmediğimiz bu hal-i pür melale giriftar oldular. Peki, bunlar cumhuriyet okullarında yetişmedi mi? Şayet bize rağmen bunlar bu hale geldi diyecekseniz peki bu tavrınız bir aczden ziyade bir ihmal ve hatta bir dalaletin göstergesi olmuyor mu?
Unutmayalım ki, insanların kafalarını aç bırakmak karınlarını aç bırakmaktan daha tehlikelidir. Zira kafalara verilen gıdaların boşaltım sistemi, karınlara doldurulan gıdaların boşaltım sistemine hiç uymaz. Çünkü midedekilerin boşaltımı, kanalizasyonlara dışkı olarak atılırken, kafalara verilen gıdalar toplumsal hayata ürün olarak boşaltılır. Bundan ötürüdür ki, kafalara isabetsiz verilen gıdalar, her hal ve şartta başlara gaileler açar. Bunun içindir ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk din alanını başıboş bırakmamak için, o günlerin fukaralığına rağmen 10.000’in üzerindeki Kur’ân meallerinin parasını bizzat cebinden karşılayarak, halkı din cahili bezirgânların elinden kurtarmaya çalışmıştı. Peki, O’ndan sonra ne oldu? Onu sizler benden daha iyi bilirsiniz.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile her bilgi, görgü, öğretim ve eğitimin mekânı olarak okulları seçti. Din de, burada öğrenilecekler arasında yer almaktadır. Ama sizler buna karşı çıkmaktasınız. İşte o zaman birileri sizin yerini doldurmaktadır. Yalan mı? Herkesin dinini öğrenme mecburiyeti ise, Atatürk’ün emridir. Kadın erkek herkesin ilim öğrenmesi ise dinimizin emridir. Cami minberlerinin de bir öğretim kurumu olarak kullanılması, Atatatürk’ün Balıkesir Zağanos Paşa Camii minberindeki uygulaması ile sabittir.
Atatürk ne dininden, ne de insanından asla korkmuyordu. Gelin hep birlikte biz de öyle olalım. Böyle bir Türkiye özlemiyle selam ve saygı herkes üzerinedir.