Sesini Duyur - http://www.binbirfikir.com
İstanbul'da Cihangir
http://www.binbirfikir.com/articles/1160/1/Astanbul039da-Cihangir/Sayfa1.html
Seçil Sökmen
Sevgili arkadaşımın internet sitesi olduğunu tesadüfen diğer sevgili arkadaşım sayesinde öğrendim... Diğer sevgili arkadaşımın tavsiyesiyle yazıyorum.... Keyifli olacağını düşünüyorum..... Elimizin ve kalemimizin uzandığı kadar varız...  
Yazan Seçil Sökmen
Yayın tarihi 06/17/2008
 
Cihangir'i anlatan bir yazı

CİHANGİR
İstanbul'un eşsiz semti Cihangir'dir.... Geri kalan tüm semtlerin öyle ya da böyle İstanbul'da eşini ya da benzerini bulabilirsiniz.

Cihangir öyle mi ya? Gençliğimi geçirdim Cihangir'de.... Ordan burdan, dağdan taştan o kadar çok insan tanıdım ki, hayatın içindekileri bir nev'i gördüm.

Son yıllarda sosyete mekani olduysa da hafta sonları ve gündüz gittiğinizde yerel moziğine dokunulmadığını görüyorsunuz.

Avrupa'ya gittiğinizde bilirsiniz ki şehrin en değerli yeri "eski şehir" tabir edilen (old city) yerlerdir. En pahalı ve en eski yerler buralardır.

Cihangir tamamıyla eski yapıdan oluşmasa da nasıl oluştuğunu ve korunduğunu bilmediğim farklı bir yaşantısı var.

Kafe sahiplerinin hemen hepsi aynı aileden gelme gibi davranış, tavır, yaklaşım, ifade ve anlayış olarak birbirlerinin aynı. Doğal karşılarlar, menüler aşağı yukarı aynıdır ve nedense işletmecilerin çok para kazanmak gibi bir amacı olmayan duruşları vardır. Bana göre açtıkları kafeler gençlik hayalleridir. Hayali Cihangir'de kafe açmak olan birkaç insan tanıyorum ben de.... Biri de benim. Ama mülkiyetçi yapımla önce küçük bir dükkan alıp ileriki yıllarda işletebilecek tecrübeyi sağlamak isterim....

Bundan birkaç yıl önceki hayalim İtalya'nın Vicenza'sında ya da İsviçre sınırına yakın bir kasabasında küçük bir kafede garsonluk yaparak hayatın için karışmaktı... Milano’ya gittiğimde Vicenza’da beni bırakmaları için yalvardım ama yine olmadı.... Bazı şeylerin zamanı geçince adı "ukte" oluyor. Öyle mi oldu ya da hayat hala sürprizlerle dolu mu bilmiyorum.... Ama ben böyleyim işte.... Hayatın tadının satır aralarında olduğuna inananlardan..... Ama her cümleye "gülümseyin", "diğer insanları sevin", "hayvanları koruyalım" cümlelerinden birini ya da benzerlerini hayatının temel taşı ya da ilkesi saymışlardan değilim, yazanlara ve bu mesajı karşısındakilere gerizekalıymış muamelesi yaparak vermeye çalışanlardan da hoşlanmıyorum... Devamlı aşk meşk üstüne düşünüp kafa yoran biri de değilim.... Romantizmi illa ki seviyorum... Ama konuşmayı değil bizatihi yaşamayı... Ama içinde biraz heyecan biraz gizemle yaşamayı.... Konuşmayı değil.... Sanki yaşamayı bilmeyenler konuşuyor bunları... Yanlış mıyım? Yorum yapan birkaç arkadaşımız olacak.. "Ay öyle söylemeyin Seçil Hanım, sevgi en kutsal hazinemizdir".... Güzel, bozdur bozdur ye o zaman kuyumcuda... Sanki ben aksini iddia ediyormuşum gibi oluyor böyle yorumlar geldikçe... "Hanım hanııımm! Sen kafayı takmışsın sevgiye kafa yormaya, obsessif olmuşsun haberin ola!" ...... "Sevmek herşeyin anahtarıdır, sabırla sevgi birleştiğinde....." gibi yazan hanım yazarlarımız var.... Ciddiye alıp okuyanların yorumları komik oluyor onları okuyorum ben daha çok.... "Ayyyyy bilmem ne hanım nasıl da güzel yazmışsınız ben de bi zamanlar aşık olduydum böyle böyle nasıl biliyo musun her yerimde kelebekler uçtuydu...." Kendi adıma irite oluyorum. Bunu yazanların prim yapan ve çok okunan konulardan nemalandıklarını düşünüyorum..... Hal öyle değilse dünyayı güzelleştirdiğini sanan ve karşıındakine gerizekalı muamelesi yapan bir grup manyak addediyorum onları.... O kadar çok sevgi, saygı, sabır ve cömertlikten bahsediyor ki, hayatına bakıyosunuz, ilişkileri sıfırın altında gitmiş.... bir diğer ihtimal de var, söylemeye dilim varmıyor ama durum tesbiti yapmak açısından gerekli.... ya da kadın çok çirkin.... Çaresiz yani.... Ancak öyle yazılar yazıp çirkinliğini unutturabilir.... İç güzelliği moda oldu ya, onu ön plana çıkartacak.... Bu yazıları okumadan önce -varsa- yazarın resmine bakıyorum... Çoğu yazı için haklı çıkıyorum... Kadına bakıyosunuz, suratının ortasındaki burun değil bir canavar yada kaşı gözü yerli yerinde değil....
Yok yok, düşündüğünüz gibi değil, ben de çooook güzel biri değilim ama nerede olduğumu ve ne kadar olduğumu bilirim... En azından eksiklerimi ya da açıklarımı böyle metodla kapatmıyorum..... Hiçbir eksiğimi görmezden gelmiyor ve açıklarımı kapatma kaygısı gütmüyorum, o yüzden benden böyle yazılar çıkmaz.... Hem unutmayın kadınların fikri ve zikri bir değildir... Ayrıca bana mı kaldı hayatı ve sevgiyi anlatmak.... "Sevmek temiz bir su damlası gibidir"... Bu ne demek yahu?

Sadece şu yazdığım üç beş satırdan dolayı çok eleştiri alacağım yazıma ama olsun....

Olsa da yazdım olmasa da yazdım...

Benim dediğime gelmenizi beklemiyorum... Zaten hangi Türk ötekinin dediğine gelmiş ki... Yazı içinde yazı oldu bu konu da...

Neyse.... biz konumuza dönelim... Cihangir’e....

Cihangir'de bir bar... düşünsenize....

4 masası ve ahşap bir barıyla ama ahşap bar dediysem kocaman değil, üç beş kişinin kolunu dayayabileceği kadar dostlarımın, arkadaşlarımın akşamüstü içkilerini yudumlayıp iki tek atmak için uğradıkları küçük bir mekan hayal ettiğim. Ha bir de her mahallenin aslında hayatı çözmüş ama çevresi tarafından deli sanılan bir sarhoşu vardır ya, ondan da isterim.... illa ki olsun....
Gündüzleri meşhur ve çok bilinmeyen özel tarifli tavuk çorbamı kendi ellerimle az ve iyi malzemeden pişirmeliyim... Haftada bir kez lazanya yapmalıyım.... Mis gibi çikolata kokan sufleler yapmalıyım.... Leziz otlardan mezeler ya da börekler yapmalıyım.... Bir sevgilim olmalı, barda içkiler hazırlayan..... Fonda “Arta Kalan Zamanda” benzeri bir cd olmalı... Müdavimlerinin arasında Engin Ardıç olmalı.... Ara sıra Ertuğrul Özkök gelmeli... Ara sıra Sunay Akın... Ara sıra Ercan Saatçi.... Ara sıra Selim İleri.... ve Güneri Civaoğlu...... Niye bu isimler diye sormayın... öyle işte... kompozisyon öyle hayalimde.... Bildiğini kendine saklayan ağır abi sevmem, ondandır belki... İnsanın kalitelisi makbuldur, ama önemli bir meziyeti de beraberinde taşıyorsa... Hayattan keyif alan ve karşısındakine -görev edinmeksizin- keyif veren insanlar makbul insanlardır bana göre... Devam edelim... bir yandan hizmet ederken elimde bir şarap kadehiyle ben de olmalıyım sohbetlerin seyircisi / dinleyicisi.... Orası sevdiğim bir yer olmalı.... Sevgili kadar neredeyse.....

Hayatımın birkaç yılını Cihangir’de bir evde yaşayarak geçirebilirim, bu da hayalim... Aşağı indiğinde kahveni yudumlayabileceğin bir kafede arkadaşlarınla birer sigara içmek...
Ya da evde yapılan bir muhabbet akşamında şarapla sarhoş olmak.... Ertesi güne sarhoş kalkmak, dünyadan kopmak... Sarhoş olmanızın pek de yadırganmayacağı bir semttir Cihangir...

Dünyadan kopmayı yaşamın en leziz tadlarından biri sayan ben, bunu Cihangir akşamlarında yaptım. Türkiye'de başka da bir yerde yapamadım.... Olmadı, kopamadım.... Dünyanın bin türlü derdi ve kaygılarından kendimi alamadım, disiplinimi bozamadım.... Can Dündar’ın dediği gibi “Kopamadım akşam haberlerinden ve dünyevi kederlerimden”.....

Cihangir'deki insanlarla, binalarla ve kapısının önünde gazete okuduğum kafelerde rehabilite oldum zaman zaman....

Smyrna Cafe'nin garsonu Kıvanç (hala duruyor mu bilmem) tanıdığım en değişik garsondu.... Yüksek sınıf garsonların ukalalığı ve soğukluğunu çıkartıp, biraz güleryüz eklediğinizde ortaya Kıvanç çıkmıştı sanki... Bir de espressosu güzeldi Smyrna'nın.... Kıpkızıl, kırmızı çok güzel saçları olan bir hanım işletir (herhalde hala duruyordur).

Porte Cafe'nin teriyaki soslu somon ızgarası..... Şimdilerde değişti hem sahibi hem adı galiba ama eski ve ilk haliyle Leyla....

Sanki yalnızlığınızı anlamışlar da size iyi vakit geçirtmeyi görev saymışlar gibi işletmeye koydukları bir yığın gazete, dergi ve hatta abartıp küçük kütüphaneler kuran kafelerden bahsediyorum.

Bir Cihangir klasiği olan Doğa Balık...... Binbir çeşit otlarıyla yaptığı nefis mezeler..... Müthiş manzarası.....

Bilsak'ın en üstünde yer alan restaurantı bugünkü adıyla 5.kat.

Yvonik'le sarhoş olup Cihangir sokaklarında elele gezdiğimiz tüm o yerler....
Dudaklarımızın birbirinden kaçamak öpücükler aldığı, bizi çocukluğumuza döndüren Cihangir'in ara sokakları....
ve en son gecenin bir yarısı onun omuzlarında dönerek ve içten gelen binbir gülüşle indiğimiz Cihangir yokuşları....
Cezayir Sokak'ın sonunda yer alan çay bahçesindeki her anı mutlu ve aşka yakın sohbetlerimiz....

Kahve 6'nın küçücük arka bahçesi ve nefis kaşarlı simidi.....

Köşedeki şarap butiği... Caminin köşesindeki seyyar satıcılardan aldığım kiraz....

Aybars'ın Feriye'de çalmadığı akşamlarda bizi ağırladığı küçücük bodrum katı ve kırmızı kadife koltuğu. Onno Tunç'un hediyesi olan piyano ve bize hiçbirzaman evinde çalmadığı şarkıları.... Küçük kızı Sera ve unutamadığı eşi Müfide....

Erkek kardeşi Baybars ve taaa uzaklardaki Tuğbars....
Ama her daim arkadaşlarına açık küçük evi....
Onun evinden işe uykusuz, şiş gözlerle ama bir o kadar dolu ve neşeli gittiğim sabahlar....

Paylaştığımı düşündüğüm herkesi Cihangir'e götürdüm.....

Televizyonda gördüğümüz sanatçıların da bizler gibi insan olduğunu farkettiğimiz Cihangir'in sakin ortamı...

Sevgili Christoph'un Mert Apt'daki evi....
Küçücük bir evde kalabalık sandalyeli yemekler, fransız lezzetleri, babasının Christmas için yaptığı soğan çorbası, kremalı tavuk, kırık masa, küflenmiş ekmekler....
hemen karşısındaki Erdal ve Gürdal Tosun'un açtığı (hala duruyor mu bunu da bilmiyorum) Kiraz Cafe.
Butik pastalar yapan küçük dükkandaki hanım....

Böyle flörtöz bir semt içinde doğru dürüst aşık olmanın sarhoşluğunu öğrendim....

Tam aksi yöndeki tek başına da kalınabilir düşüncesini benimsediğim gibi.....

Aşkın derinliğini, en serseri halini yaşadığım gibi, yanıma kimseyi almadan gittiğim günlerde yalnız keyif aldım hayattan....Hepsini Cihangir'de yaptım...

En parasız, borca batmış insanları tanıdım.... elinde bir şişe şarapla, kendisi dertleri unutmaya, kalemi her daim yazmaya hazır...

Limon Cafe'nin sahibesiyle akşam üstü sohbetleri etmek güzeldi....

Benim için en eski olanı en sona sakladım... Bugünlerde artık olmayan, doksanlı yıllarda İstanbul’un en güzel restaurantlarından biri olan Susam....İsmi sokağın isminden geliyor.... Onun ismi de Susam.... Keşke kalsaydı Susam.... Kadife koltukları, nefis yemekleri ve eşsiz manzarasıyla kalsaydı keşke....

Ara sokaklardaki parke taşlı yolları, iki yanında rengarenk evler...
Mesela Frida Apartmanı... Özel bir apartmanı mı bilmem ama şu geçirmek istediğim birkaç yılı Cihangir’de Frida Apartmanı’nda geçirmek isterdim.... Bir Cihangir apartmanı bence...
Bazen merak ederim o sokaklardan geçerken, acaba bu evlerde oturanlar şimdi içeride ne yapıyorlar diye? O evlerde hep artist, sanatçı, yazar oturduğu bir şekilde yerleşmiş olduğundan içeride resim yapan bir ressam mı var? Ya da yazı yazan bir yazar şimdi, tam da şu anda yazıyor mudur ya da çiziyor mudur diye merak ederim. Gereksizlik benimki biliyorum ama n’aparsınız, herkesin defosu olabiliyor....

Sevgili Arkadaşım Aylin'in kiraladığı, Leyla Cafe'nin diğer köşesindeki binadaki evinin balkonundan caddeyi seyretmek güzeldi...


Orada yaşadığını varsaymak güzeldi..... Sevmeye sizi teşvik eden bir başka semt var mı İstanbul'da?

Yaşamaya ve hayatın satır aralarını okumanıza fırsat veren başka bir semt var mı İstanbul'da?

Biraz Galata, belki Balat diyeceksiniz.... çok olmasa da başka bir yer mi?

Belki... Biraz..... çok değil....



Seçil SÖKMEN

İstanbul, 17 Haziran 2008