Tak tak tak!
Uzandıkları yerden doğruldular
bakır saçlı kadın ve kedisi,
iki çift göz, üç çift bacaktılar
kapıya koştular.
Kapıda durdu kadın, bakır saçlarına elini attı.
“Kim o?” derken titreyen sesi
bir çocuk ezberiyle tamamlandı: “Ben Dilenci Memo!”
Sinirlendi kadın; önce kendine
sonra ayaklarına dolanan kedi kuyruğuna
ve kapıdaki posta memuruna.
“Paket var…” derken adam, kendinden bıkkın;
“Neden?” diye haykırdı kadın kontrolsüzce,
kediye baktı.
“Fırsattır bu fırsat!” dedi kedi
sokağa kaçtı.

Tak… Tak… Tak…
Dışarı çıkmak lazım, dışarı çıkmak!
Aylardır depoladığın bir yığın sözcük var dağarcığında
dışarıda seni dinleyebilecek bir yığın insan
yüzlerce göz bakabileceğin
sen hâlâ buradasın…
Üç kişilik bir çerçeveye bakıp durmaktasın.
Çerçevenin bumburuşuk paketi
kedinin düşlerinde bir topaç;
tozlu koridorda ayak sesleri.
Çerçeve, paket, kedi
ve artık beklemediğin uyku saati
çantanda;
topuklu ayakkabılarınla dolaşmaktasın.
Sana söylüyorum, kalk kalk!
Dışarı çıkmak lazım, dışarı çıkmak!
Geçmişi bırak…

Tak tak tak…
Tak!
Elindeki çekici düşürdü tamirci
yere,
ekose montlu kadının önüne.
Bakakaldı hüznün güzelliğine
“Bu kadar mı güzel olabilir mutsuzluk?”
demek istedi, çekindi.
Hayatında ilk defa çekindi
bir kadına laf atmaktan.

Tak, tak, tak…
Bakır rengi bir hüzün geçti yoldan
kırmızı topuklu ayakkabılarıyla
usulca sıyrılarak tüm bakışlardan
kayboldu mezarlığın girişinde.
Kadının elinde küçük bir paket
paketin içinde bir çerçeve
çerçevede,
ölü sevgiliyle çekilmiş son bir kare.
Son kareye yazılmış üç dize vardı.
Kadının dudakları aralandı
üç dize sıralandı
çocuk ezberinden
bir damla yaş süzüldü gözlerinden
düne karıştı.