Cesur Ol Yeter
Hayatı, insanoğluna sunulmuş bir armağan gibi algılayan ve diğerleri tarafından da böyle algılanmasına çalışan yazılar ve isimler var.
Kulağa hoş gelen ağdalı cümleler kurmak, birbiri ardına ekleyerek fakir edebiyatına yakın bir üslupla hikayeler yazmak işin kolayıdır, toplumun kolayıdır. Bu üslupla yazılmış kitaplar da çok satar, para kazandırır. Çünkü toplumun büyük kesiminde hiçbir baltaya sap olamamanın verdiği "işe yaramazlık" duygusunu içinden kazıyacak züğürt tesellisi cümlelere ihtiyaç var. Çünkü toplumun cesaretsizliği ve duygusal başarısızlığıyla yüzleşememe problemi var.
Hiç prim yapmayacağını bildiğim halde ben kendi düşüncemi yazıyorum. "Hayat herkese sunulmuş bir armağan değildir."
Hayat dediğiniz şey, içini doldurduğunuz takdirde değerlidir. Yaşanmamış bir hayat, hayat değildir.
Karar alamayan, karşı çıkamayan, isyan edemeyen, kendi yolunu bulamayan biri için, kendisine sunulmuş bir armağandan bahsedilemez...
Hayat bir armağan değildir, bir karşılıktır.... Verdiğiniz emeğin eşitidir... Düşünebildiğiniz kadar varolduğunuzun bütüne vurulmuş halidir.
Bir başkasının hayatını taklit ederek, özenerek, kendini sorgulamadan, daha önce verilmiş bir kararı alarak ya da çalarak pratiğe dökenlerin armağanı hakettiklerini düşünemem..
Hayat dediğiniz tektir. Demek istediğim; yeryüzünde düşünebilen ve uygulamaya geçmiş insan sayısı kadar hayat vardır, salt insan sayısı kadar değil. Geri kalan diğerinin kopyasıdır.
Sevmeyi bile kopya usulü yapıyoruz bu toplumda..... "Seni seviyorum"dan başka ifade şekli yokmuş gibi davranıyoruz ilişkilerimizde. Çiçek ya da pırlanta bir yüzük en üst düzeydeki değerin ifadesi gibi davranıyoruz partnerimize. Çünkü genellikle bir hayatımız ve düşüncemiz yok, buna bağlı olarak kararımız da yok.
Sevgilisinin kız arkadaşınıza aldığı tek taş bir pırlanta yüzük, kısa zaman sonra sizin hayaliniz oluyor....
Dizilerde gördüğünüz karakterlere aşık olup, normal hayatlarda farkında olmadan aynısını arıyoruz. Yani hepimiz tipik bir overlokçu kız oluyoruz.
Erkekler gördükleri en maço, kadınlar tarafından şımartılmış erkeği oynamak zorundalar nedense.
Çocuklarımız bale eğitimi, piyano eğitimi, spor eğitimi almalı.... Bu spor da prestijli bir spor olmalı... Golf, tenis...
Siz taklit toplumlarda çocuğunu bağlama kursuna gönderen kaç kişiyi tanıyorsunuz?
İlginç olan, bu kadar çok tenis ve piyano kursunu alan çocukların çoğu ileride hırt olup çıkıyor. Çünkü ne onlar ne de siz yüreğinizi vererek yapmıyorsunuz o işi... Sonradan görme zengin ailelerin kararlarını çalıyorsunuz. Piyano dersi alındı mı? Evet, alındı.
Sonucunda çocuklarımız da çalınmış kararların ve hayatların içerisinde büyüyecek ve sorgulamadan prestijli hayat özentisi içerisinde yaşamlarını devam ettirecekler...
Fotosentez yapmak yaşamak değildir...
Hayat bazen düzenin tam ortasından geçerek, yarattığınız rüzgarda savrulmaktır.
Özel sağlık sigortası, ikramiye, prim ve maaşınızı alarak yılda iki hafta güneyde tatil köyünde tatil yapmak hayatın ta kendisi değildir, kopya çekmenin ta kendisidir.
İsyan etmeden.....
ağlamadan.....
yarıda bırakmadan....
aşık olmadan......
hayal etmeden.....
çekip gitmeden....
kalıp acı çekmeden...
bir canlı büyütmeden...
sorgulamadan....
karar vermeden.....
mutlu olmadan....
risk almadan....
kurduğun hayalin peşinden gitmeden.....
gittiği yere kalbini götürmeden....
garantileri bir kenara atmadan.....
hayatı "an" olarak algılamadan.....
ve daha bir sürü şey....
bunlar olmadan bir hayattan bahsedilemez....
Hayatınızda büyüdüğünüzü hissettiğiniz ilk gerçek an, gerçek acıyı yaşadığınız andır, en mutlu gününüzde hala çocukluğunuzdaki gibi sevinebiliyorsanız, takvim limitindeki yaşamınıza çalım attığınız anlardır. Zaman hayata ait bir kavramdır, takvimi yaratan ise insanoğlu...
Hayatı algılayan, hisseden ve hissetmeye devam etmek için gerekli cesareti gösterenleri yargılamak yerine, hayat konusunda gösterdiğiniz korkaklığı nezakete dönüştürmek; kutlamak ve tebrik etmek gerekmez mi?
Hayatın insana sunulmuş bir armağan olduğunu söyleyebilmek için insanları rahat bırakmalısınız....
Toplum içerisindeki ahlak yargıları adına herkesin kendini hakim yerine koyması fütursuzluk ve kendini bilmezliktir.
Önce saygı duymayı, sonrasında doğru algılamayı ve en son haddimizi bilmeyi öğrenmemiz gerekir.
"iyi insan", "kötü insan" kavramlarıyla düşüncemizi ve yüreğimizi limitleyip, daha sonra da yalnızlık üzerine yüzlerce, binlerce yazı yazmamız tuhaftır.
Her yaşanan bir renktir hayatta... Durup dururken insanlara hayat dersi vermek ve hangi yoldan gideceğini söyleme küstahlığını, cesaretsizliğinizden ve
korkaklığınızdan alıyorsanız eğer, nafile sonuç verir, biliniz...
Evet her yaşanan bir renktir... Karar verilerek ya da tesadüfen yaşanmış herşeyin içinde duygu vardır.
Sınırları ve yasakları getiren her ideye karşıyım. Kime, hangi faydasının dokunduğu unutulmuş köhne kavramların ve yargıların arkasına sığınmayı,yaşama cesaretini göstermeden, "iyi insan" olduğunu yaşadığı aileye, çevreye ve topluma göstermek adına çevresinde kabahat aramayı; sadece yarattığı nesnel başarıları yanına kar saymayı; cebinde duygu, sevgi ve cesaret yerine sadece para ve kredi kartı taşımayı; yanaşmaktan, sığınmaktan, isyan etmekten, karar vermekten, ömre bedel bir dokunuş için zamanından, planlarından ve kuşkularından silkinememiş olmayı, haberlerden ve dünyevi kederlerden kurtulamamış olmayı, bir çift göz için gece yarısı kalkıp kilometrelerce yol gitmemeyi hayat sayanlara sözüm.... Yani vitamin kapsülleriyle boy atan bitkilere... Yeryüzünde size sunulmuş bir armağan olduğunu düşünmüyorum, aksine doğanın dengesini bozanın sizler olduğu konusunda tahminlerim var...
Zaman, hayat içerisinde bazen "unutmak" için vardır, yaşanılanları rafa kaldırıp, yeniden adım atmak için hayatın içine.....
İnsanın salt cesaretsiz olmasından dolayı yapamadıklarını bir başkasının yaptığını, yaşadığını görmesi karşı konulamaz bir kıskançlık, ardından bir karalama kampanyasıyla, kaypaklıkla, yanında olup arkasından kurşun sıkmakla son buluyor.... Evet ama, kimden neyin intikamını alıyorsunuz ya da hırsınız neden? Hayatınızın reçetesini yazamamış olmayı kime malediyorsunuz?
Yaşam, verdiğiniz her kararın karşılığını alacağınız adil bir yer, lakin adaleti sizin tahmin ettiğiniz gibi işlemiyor... Mutluluk size ailenizin ya da bulunduğunuz çevrenin size sihirli değnekle armağan ettiği birşey değildir.... Kimseyi, verdiği bir kararın diyetini topluma karşı ödemeye zorlayamazsınız, çünkü buna hakkınız yok.
Ayağa kalkmayı ve yürümeyi reddettiğiniz bir yolda, yoldan geçenlere yol vermek yerine, attığınız çelme neyin nesi?
Verilen her karar sonrasında bir başarı ya da başarısızlık hikayesiyle de sona ermez, bazen hiçbirşey olmaz.. Cesaret edilir, adım atılır ve bir "an" yaşanır... Sonrası yoktur... Hayat başkalarının takdirine sunulmuş başarı ya da başarısızlıklar raporu değildir. Hissettiğiniz en önemli anlar, plansız ve hesapsız yaşanan anlardır.
Denizler sizin.... Boyunuza göre, bazen boğulmak bazen yüzmek için... ve bazen de karşı kıyıya varmak... Bazıları yüzerken bazıları sadece kıyıdan el sallamayı tercih eder....
Dağlar sizin... formunuza göre bazen zirveye çıkmak, bazen de düşüp dizlerinizi kanatmak ama orada olduğunuzu hissetmek için....
Bu hayatın sizin olabilmesi için, ipotek ettiğiniz yerden almanız gerekiyor. Makbul olan dile getirmek değil, eyleme dökmektir. Hayatın ne olduğunu doğru algılamak yerine, tembel kalmayı tercih ederek; başkalarının hayatını yaşamaya, dersine çalışmamış ve kopya çekmeye mahkum bir öğrenci gibi günlük faaliyetlerini sürdürmek hayat değildir, armağan da değildir... en azından size ait değildir...
Mutluluk cesur insanları sever, hayat da.. Yıllar geçip giderken dönüp arkanıza baktığınızda, cebinizde biriktirdiğiniz isimler, kelimeler, acılar ve sevinçler ara sıra gün ışığına çıktığında birşeyler hatırlatmıyorsa, hissetirmiyorsa, yalnızsınız.... Başkalarına kötülük yapmak ve zarar vermek üzere dilinizde gösterdiğiniz cesaret, yıllar sonra dönüp bir yalnızlık kurşunuyla kalbinizin tam ortasından sizi vurur....
Son söz: "Hep denedin hep yenildin.
Yine dene, yine yenil.
Daha çok yenil."
Seçil SÖKMEN
08 Ağustos 2008