… Ellerimde martılar, gözlerimde toprak bereketi, saçlarımda çiğ damlalı bir rüzgâr serinliği… Uzak topraklar değil düşlediğim; bu memleketin toprakları yürüdüğüm, yürüyeceğim… Nefes almak kelimesinin anlamlı olduğu tek diyarda doğdum, burada hayat buldum, yine burada memada ermek isterim.

Televizyonla birlikte yeni bir kelime daha girmişti hayatımıza, reyting. Anlamını kimse merak etmedi. Kalburüstü bir tabirle reyting, en çok izlenen programların diğer adıydı. Bana kalırsa dibin dibi demekti, reyting. Silinmeye, silikleştirilmeye çalışılan bir gençlik, sündürülmüş hayatlar silsilesi… ‘Kaybetmek’ kelimesinin anlam bulduğu tek eylemdir reyting. Yani ne kadar onur, utanma, benlik, ahlak, hayâ kaybedersen o kadar şereflisin o kadar da reytingli…

Açık konuşmak gerekirse bu yazı serisini yazarken çok üzüldüm. Televizyon hakkında yazdıkça yazılacakların listesi uzadı. Liste uzadıkça TV’nin bizden aldıkları canımın içini eze eze yazılarımda şekil kazandı.

Hayatı okumak, okuyabilmek çok önemlidir. En sevdiğim kitaptır ‘Simyacı’. Orada hayatı okumayı öğretiyor yazar. Bir kuşun kanadından, bir renkten, bir buluttan, rüzgârdan, seslerden hayatın bize sinyaller yolladığını ve eğer onu okuyabilirsek hayatta alacağımız kararların doğru kararlar olacağını ve bizim dünyayla olan bütünlüğümüzün tamamlanacağını anlatıyor. Eğer dünyayla bütünleşmek değil de ondan uzaklaşmak gibi bir yolda ilerliyorsanız bu sadece sizi değil tüm dünyayı ilgilendiriyor.

Hayatı
okumak çok önemlidir ve görülüyor ki; çalışarak, üreterek, paylaşarak, yaraları sararak ve yaraları azaltarak yaşamak denklemine her geçen gün biraz daha uzak düşüyoruz. Doğaya duyulan özlem, çocukların utanma duygusu, kadınların analık duygusu, erkeklerin bağlılık duygusu, dost sohbetler… Yitirilmiş ömürler gibi bir bir kayboluyor ve her geçen gün hayat biraz daha siyah beyazlaşıyor. TV’den aktarılan renkler her geçen gün biraz daha renksizleştiriyor hayatımızı.

Giden gidiyor beyler! Artık bu gidişe dur deme zamanı geldi de geçiyor. Elinizi vicdanınıza koyun ve “Gelecek nesilleri alenen canavarlaştıran bu insanların yaptığı yıkıma, neden seyirci kalıyoruz?” sorusunu, kendinize bir sorun.

“Televizyon izlemeyi sevmeyen, kendi büyürken televizyonu vakit kaybı olarak görüp hayatından uzak tutan, onu küçülten ve küçümseyen gençler ellerini kaldırsın. “Oooo sayımız baya fazla. Ne o korktunuz mu? Bence de korkmalısınız.

Ellerimde martılar, gözlerimde toprak bereketi, saçlarımda çiğ damlalı bir rüzgâr serinliği… Uzak topraklar değil düşlediğim, bu memleketin toprakları yürüdüğüm, yürüyeceğim… Nefes almak kelimesinin anlamlı olduğu tek diyarda doğdum, burada hayat buldum yine burada memada ermek isterim.

Not: Bu yazı serisini yazarken bu kadar uzayacağını düşünmemiştim ama sıkıldım. Acıtılmış hissettim kendimi ve yazılacakların birçoğu uzağıma düştü! TV’ye yazılacak o kadar uzatılmış, eksiltme temelli acılar vardı ki. Daha fazla tahammül edemedim.

Okuyan ve anlayan yüreklere selam olsun!

Zühre Meryem Kaya
z.meryemkaya@gmail.com