"Abla" televizyon seyretmez, kışın da oturduğu yazlıkta çanaksız televizyon izlenemediğinden -ve bir de- "reklamla bölünmeden, altından üstünden, artık tam ortasından reklam geçmeden film de seyrederim" deyip bir paralı yayına abone olmuştur.. da arada şeytan dürter "normal kanallarda ne var" diye bakar.

Birinin bitip diğerinin başladığı; mekanın, şehir ya da kırsal oluşuyla ayrılan, neredeyse birbirinin aynı dizi tanıtımlarında, istisnasız tümünde haykırarak ağlayan kadınlar, ölmekte olan çocuklar, bir de şakır şukur seslerle kullanılmaya hazır hale getirilen silahlar vardır! "Abla" dizilerden itinayla uzak durur, bir de reklamlardan... Ama şeytanın işi yok!

Zaplarken bir de ne görsün? Hacivat Karag
öz, seçebildiği kadarıyla Keloğlan, iftar sofrasında, ellerinde cola şişeleri! Olur şey değil! Bu colanın yerlisi de sinmez "abla"nın içine; "yabancı dondurma markası, Türk tatlıları kılığında dondurma koymuş sofraya, biz, mis gibi milli içeceğimiz ayranı kaldırıp cola koymuşuz ortaya!" deyip söylenirken ayranla colanın faydalı/zararlı içecek tartışmasına girmez bile... Bir başka reklam filminde, kebabın, dürümün, lahmacunun yanında şalgam suyu değil, cola vardır.

Yok, ne dense boş, bu iş taaaa başından beri -ki colanın iftar sofrasındaki macerası birkaç yıllık iştir- fena halde "abla"nın kanına dokunur. Bir yandan da şaşar, en ufacık bir dürtmeyle galeyana gelen "milli hislerimiz" şu cola konusunda nasıl bu kadar hissiz kalırlar, anlaşılır gibi değildir!