1992 yılında, ÖSS’ye girdiğim zaman, Avrupa Birliği “O zamanki adıyla Avrupa Topluluğu” konusu oldukça revaçtaydı. Okulumun ÖSS sınavındaki en iyilerinden olmama karşın, puanımla sadece 2 yıllık bir okul tercih edebiliyordum ve bu okullardan birisi de “İstanbul Üniversitesi Avrupa Topluluğu Bölümü’ydü”

“Acaba diplomat falan mı olacağım” derken, benim AB maceram başladı. Okulumuz İÜ Merkez binasının dışında, etrafında tavukların dolaştığı bir kulübeydi. Ancak hocalarımızın hepsi birbirinden değerliydi. Bugün sık sık televizyonlara çıkan, Dr. Bener Karakartal,  Dr. Eser Karakaş, Dr. Can Baydarol, Prof. Dr. Arif Esin ve birçok ünlü AB uzmanı bize ders veriyordu.

Okula başladıktan bir süre sonra, okulu bitirince ne olacağımız konusu, kafamızı yormaya başladı. Diplomat falan olamazdık, çünkü fazla kuvvetli bir yabancı dil dersi görmüyorduk. AB  - Türkiye uyumunu sağlayacak “başlıklar” konusunda da çalışma ihtimalimiz pek görünmüyordu. Üstelik konumuzla ilgili bir de Yüksek Lisans Programı vardı.

Okulda AB ile ilgili her türlü bilgiyi ediniyorduk. Peki bu bilgileri biz hangi işte kullanacaktık? Soru sorduğumuz bütün hocalar bize kaçamak cevaplar veriyorlardı. Yani onların da bizim ne yapacağımız konusunda fazla bir fikri yoktu.

Nitekim okul 1994'te bitti. Bizler hocalarımızın tabiri ile birer “AB Uzmanı” olduk. İşsiz birer AB Uzmanı ! Şimdi 13 Yıllık bir AB Uzmanı olarak, ben de Türkiye – AB ilişkileri konusunda görüşümü belirtme şansına sahibim.

Türkiye, AB ile ilişkilerini bir an önce yen

iden değerlendirmelidir ! Dünya’nın bütün ülkeleri önce kendi çıkarları için hareket eder. Türkiye ise, şu anda kimin çıkarına hareket ettiğini düşünmeden, tutmuş bir rota, ama gidemiyor.

Bir kulüp olduğunuzu düşünün, öyle veya böyle ilişkinizi sürdürmek zorunda olduğunuz bir kişi, kulübünüze üye olmak istiyor. Ancak bu kişi kulübe üye olması halinde bütün rahatınızı bozacak, buna karşın kulüpte bazı şeyleri istediği gibi yapabilecek. Bu yüzden üyelerinizin bir kısmı bu kişiyi istemiyor. Ancak kimse bu kişiyi reddedip ilişkisini bozmak da istemiyor. Çünkü işlerinize gelen bazı şeyleri, kapıda bekleyen kişiyi “üye almayız” diye korkutarak, yaptırabiliyorsunuz. İşte AB kapısında bekleyen Türkiye’nin durumu bu.

Türkiye olarak, kulüp kapısında bekleyen üyeden çok önemli bir farkımız var. Türkiye, kapıda beklediği her gün, Gümrük Birliği dolayısıyla zarar ediyor ve bu ekonomimizi perişan ediyor. �stelik gümrük birliği durduğu sürece, ekonomimizi düzeltebilmemiz için bazı tedbirler alabilmemiz de mümkün değil.

Bu yüzden AB ile oturup konuşmanın vakti çoktan geldi. Her iki tarafın da işine gelecek bir anlaşma yolu mutlaka vardır. Hem onlar bu sorundan kurtulmalı, hem de biz ilerleyebileceğimiz yeni bir rota çizmeliyiz. Herşey Türkiye’nin çıkarları için yapılmalı. Şu anki gibi zararı için değil. 

Yani, mevcut AB politikasını devam ettireceğini söyleyen partiler, aslında Türkiye’nin zararına çalışacaklarını da beyan etmiş oluyorlar.


İşte benim, hiçbir işime yaramayan okulumda öğrendiklerimden ve yaşadıklarımdan çıkardığım sonuç.