Girdap
Kırmızı bir ışık, yanıp yanıp sönüyordu. Dört şeritten oluşan cadde bomboş. Rüzgar uğulduyor, pencerenin aralıklarından, serin serin vuruyor ayaklarına. Önündeki ağacın dalları savruluyor, bazen çarpıp bir kaç yaprağı koparıyor. Hızla düşen yağmur taneleri, yolun kenarında buluşuyor, akıyor, akıyor. Direkteki ışık vuruyor parlak zemine. Bir iki köpek kaçışırcasına geçiyorlar, gidip kapalı kuruyemişçinin dükkanının arasına sığışıyorlar. Yukarı baktığında gök kızılımsı gri, katmer katmer kapanmış, öfkeli, hırçın ve gergin. İçi, kırgın, hüzünlü. Elinde bir sıcak kahve, pencerenin önünde oturmuş öylece dışarıya bakar bulmuştu kendini. Kırgın, kırılgan, çünkü hak etmemişti. Hüzünlü, çünkü bunca şeyden sonra...
Deniz kenarında bir banka oturmuştu. Güneş içini yakacak kadar sıcaktı. Küçük, siyah kutuyu yanında getirmişti. İçini açtı, üç ayrı parçayı birleştirdi. Uzun zamandır çalışıyordu, artık işi epeyce ilerletmişti. Evde zor olduğu için, güzel havalarda dışarı çıkıyordu. Flütü dudağına yaklaştırıp, ince, yumuşak, duygulu bir sesle önce alçak, sonra yavaşça yükselen tonda çalmaya başladı. Notalar yükselerek temiz havaya karışıyor, hafif esen rüzgarın üzerinde uzaklara kadar ulaşıyordu. Parmakları kıpırdadıkça, tuşlar inip kalkıyor, her seferinde başka başka sesler birbirini takip ediyordu. Gözlerini kapatmış, dalıp gitmişti...
Oldukça kötü bir gün geçirmişti. Müdürü ile dalaşmış, iyi iş çıkarttığını düşündüğü bir dosyanın kendisine, üzerinde kırmızı karalamalarla, geri dönmesini pek içine sindirememişti. O gün işler hep ters gitmişti. Çayını içerken eli çarpmış, masanın üzerindeki kağıtlar ıslanmıştı. Yurtdışından bir elektronik posta beklemekteydi, gelmemişti. Günün sonuna doğru yorgunluğunda verdiği güçsüzlükle masa başında gözleri kapanıyor, vücudu direniyordu. Günü zor bitirecekti. Sandalye başında, bilgisayarın önünde geçirdiği saatler sonrasında belinin ağrıması da cabasıydı. Başı öne doğru düştü...
Yemyeşil bir alanda, serin, ışıltılı bir derenin kenarında, elma ve erik ağaçlarının arasında yerde yatar buldu kendini. Yukarılarda kuşlar, kelebekler, periler, evet resmen periler uçuyordu. İki güneş vardı. İkiside sımsıcak. Bir iki ince bulut bir taraftan diğer tarafa geçiyordu. Yerde çilekler, kirazlar, hoplayan zıplayan tavşanlar. Sırtını toprağa vermişti ama toprak hareketliydi. Tüm ağrıları geçmiş, yorgunluğu gitmiş, dünyanın tüm enerjisi içine dolmuş gibiydi. Ayakları çıplak, dereye sarkmış, buz gibi suyun içinde salınıyordu. Meyve kokteylleri akıyor, çikolatalar yerden fışkırıyordu. Hadi canım dedi, bu da ne böyle.Bir zil çaldı hopladı...
Bütün gece öylece pencerenin önünde geçip bitmişti uyumadan, Kalkıp traş oldu, duştan sonra giyindi. Yatak odasının boy aynasının karşısında kendine baktı. Bir daha baktı. Ayna açıldı, kıpırdadı, o da içine girdi, ortalık aydınlandı, ısındı. O taraftaydı.