Şimdi gözlerinizi kapatın ve bu cümleyi düşünün...
Ben öyle yapıyorum. İki gündür. Devamlı.
"Closer"da aşık olduğu başarılı fotoğrafçı Julia Roberts için Jude Law'ın söylediği cümlenin altındakileri arıyorum.
Ve sevginin sahiplenmek anlamına geldiği yaşam paketinde "onsuz olabilirken" "onla olmak" seçeneğini düşünüyorum.
Hiç kendinize sordunuz mu? Sevilmek uğruna neler kaybettiniz bu güne kadar?
Yüreğinizde hangi hayal kırıklıklarını biriktirdiniz beklentileriniz karşılanmadığında?
"O"na bağlı planlarınız tepe taklak olduğunda kaç kez yeniden emeklemeyi ve ardından yürümeyi öğrendiniz?
Sil-baştan hayatlarda aynı yanlışları hangi sıklıkla tekrar ettiniz?
Bir çok kez, değil mi? "O"na endeksli yaşam planlarında, "o"nsuz kalınca "siz"siz de kaldınız aslında. Ve her başlangıçta aynı koltuk değneklerini aldınız yine yanınıza.
Çünkü hep "bağımlı aşk" "gerçek aşk" diye öğretildi size. "Ölümüne sevda türküleri" tutturdunuz, "onsuz" kalınca "nefessiz" kaldınız.
İşte tam da bu yüzden düşünüyorum yukarıdaki cümleyi hiç durmadan. Güç ve aşk kavramları ne zamandan beri birbirini yok eder hale geldi de burnumuzun dibindeki mutlulukları kaçırır olduk, bulmaya çalışıyorum.

Siz de düşünün bakalım, hangisi daha değerli?

1) a-Yalnızken içindeki dünyadan korkmayan ve orada gördükleri kendine yettiği halde, irade ve gücüyle yanındakini sev
en mi?
b-Yoksa "onsuz" olamadığı için bağımlılık ve alışkanlık ilişkisini aşk zanneden mi?

2) a- Başka ve hatta belki daha iyi seçenekleri bulunmasına rağmen yaptığı işte karar kılan mı,
b- farklı hayatta kalma yolu bulamadığı için aynı işte sebat eden mi?

3) a-Ailesinin maddi-manevi desteği olmadan da aynı standartlarda yaşayabilmeyi başardığı halde onların yanında olan mı?
b-"Onlarsız" yaşaması imkansız olduğu için ailesini baş tacı eden mi?

Peki o zaman neden hep b'lerde diretiyoruz? Neden "zayıflığı" ve "sevilmeyi" kadınlara atfedip, "sevmeyi" ve "gücü" karşı takıma bırakıyoruz? Neden başımızı okşatma hayalleri kuruyoruz? Beğenmeyi değil, beğenilmeyi bekliyoruz?
Çünkü "kadın" olmanın "sahiplenilmek" olduğu öğretiliyor size.
Çünkü "özgürlük" adı altında yalnızca "seçilme" özgürlüğü tanınıyor aslında "çalışan" "modern" ve "aklıbaşında" biz'lere.
Çünkü idealize edilen hayat, "onaylanan" hayat oluyor aslında.
Oysa hayal ettiğimiz "biz"ler öyle yakınımızdaki.
Bir başkaldırışta belki.
Belki de öfkemizi bastırmamakta.
Bazen avaz avaz bağırabilmekte.
Daha da basiti, kendi kendimizi sansürsüz ifade edişte.
İşte bu yüzden bu hafta filmdeki Julia Roberts'ların hikayesini anlatmak istedim size.
Rollerine özenilen ama oynamak için cesaret gösterilemeyen kadınların.
Rüzgar ya da güneşin etkilemediği kadınların.
Seven ama muhtaç olmayan kadınların.
Ve aslında farkında olmadığınız "siz"in...