Toplumdan Kalabalığa Geçiş
İnsan kalabalıklarının toplum olabilmesi için temelde ve ayrıntıda bazı değerleri paylaşmaları gerekmektedir toplum bilimcilerine bir diğer deyişle sosyologlara göre. Kalabalıkların toplum haline gelmesiyle birlikte insanlar arsında paylaşılan değerlerin neticesi olarak belli bir dayanışma ve paylaşım kendini gösterir. Bu dayanışma ve paylaşımlar toplumun her üyesi tarafından içselleştirilmiştir. Yani paylaşma ve dayanışma bir lütuf, ekstra bir çaba olarak görülmemektedir. Bütün bunların sonunda ise kitlesel bir iyimserlik ve dayanma gücü ortaya çıkar, toplumu çöküntüden kurtarır.
Şunu söylemek gerekir ki yukarıdaki paragrafın içeriğinin daha iyi anlaşılabilmesi için ülkemiz Türkiye’yi örnek olarak verebilmek son derece sevindirici. 50 yıl sonrası Türkiye’miz için ancak “hayal edilebilir” bir hedef olduğunu söylemekse bir o kadar üzücü. Aslında makaleyi burada noktalamak yanlış olmaz. Çünkü ilk paragrafta toplumsal yaşam için değerlerin ne kadar önemli olduğunu yeterince vurguladığımı düşünüyorum. Ama yazımı burada bitirmek yerine konuyu elimden geldiğince açmak istiyorum.
Herhalde Dünyada hiçbir ülke yoktur ki uzun yıllar süren fiili işgal ve sömürüye maruz kalmaksızın öz değerlerini 80-90 yılda kaybetsin. Son 25 yıla baktığımızda ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Geçirdiğimiz 3 askeri darbenin en yıkıcısı olan 12 Eylül 1980 darbesinden önce tüm dünyaya olduğu gibi ülkemize de ideolojik ayrışma ve ayrıştırma refleksleri hakimdi. Bir taraf yelpazenin en sağındayken bir diğer taraf yelpazenin en solundaydı. Taraflar zıt olsa bile iddia aynı idi: Vatanı ancak biz kurtarırız!
Sonra darbe oldu ve aşırıya kaçan her türlü sağ ve sol örgüt-yapılanma-yayın vs. yer altına indi ya da yok oldu-edildi. Darbenin yok ettiği tek şey sadece "uç siviller" değildi maalesef. Ortaçağ engizisyonlarının insanları sorgulamadan boyun eğmeye zorunlu kılan zorlayıcı,baskıcı ve bel kıran cinsten otoritesi artık İzmir’den Diyarbakır’a her yerdeydi. 3 yıl boyunca da olduğu yerde kaldı. İşkenceler, şüpheli şüphesiz ölümler, mahkemeler kısacası şiddetin her türü birbirini kovaladı. Sonra sustu. Sustuk. O kadar ki unutmuştuk artık her şeyi en başta kendimiz olmak üzere. Askerin sert ve yıldırıcı müdahalesi ile düşünmeye, söylemeye, doğru ve yanlışı ayırt etmeye korkar hale gelmiştik. Zira korkmalıydık. Nitekim bu travma halini bir süre sonra yadırgamamaya başladık ve doğal olarak çocuklarımıza da olabildiğince yansıttık bu ruhsuzluğu: “kimsenin işine karışma” “görmemezliğe gel, duymamazlığa gel” “sen mi düzelteceksin devleti” “işini bil işini!”..
Sonuç olarak açıkça belirtmek gerekir ki, maalesef, söz konusu askeri darbe fiili olarak sona erse de hızla ilerleyen bir kanser gibi tüm kurumlarımıza girmişti “yavan insan yaratma” misyonu. Eğitimde eleştiriden uzaklaştık, dini değerlerimiz iktidarların oyuncağı oldu ve gözümüzün nuru Gazi Mustafa Kemal Atatürk bir rant aracına dönüştürüldü. Koskoca bir toplum ise büyük bir kalabalığa..