Halk Edebiyatında ve özellikle Divan Edebiyatında şiirleri çözerken bazı kelimelerin yüklendiği özel anlam çeşitliliğini bilmek gerekir. Mazmun adını verdiğimiz bu kelimeler ortak kullanılır, tüm edebiyat ürünlerinde aynı manaları içerirdi. Çağdaş Türk şiirinde imge dediğimiz kelimeler ortak değil bireysel anlamları ifade etmektedir. Her şair kendi imge dünyasını oluşturmuştur. Çağdaş şiiri tahlil ederken bu imgeleri –bireysel mazmunları- iyi anlamak gerekmektedir. Bunun için edebiyat sosyolojisi, edebiyat psikolojisi, edebiyat tarihi gibi bilim dalları önem arzetmektedir.

Cahit Külebi’nin şiirlerini şehir imgeleri bakımından incelemeye aldığımızda da imge zenginliğini ve imge tutarlılığını açıkça görüyoruz. Biz burada yolculuk bakımından Külebi’nin şiir dünyasını mercek altına alacağız.

“20 Aralık 1917'de Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu,Niksarda çocukluk yaşadı, muhacir bir ailenin ferdiydi. Sivas Lisesinden mezun oldu, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Antalya Lisesinde, Ankara Devlet Konservatuvarında, Ankara Gazi Lisesinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Milli Eğitim müfettişi oldu. İsviçre’ye kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi olarak atandı. Yurda dönünce Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişliği ve Kültür müsteşar yardımcılığı görevlerinde bulundu. 1972'de emekliye ayrıldı. 1983 yılına kadar Türk Dil Kurumu'nda çalıştı. 1976'dan sonraki dönemde Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı’ydı. 20 Haziran 1997 tarihinde Ankara’da öldü.” Şeklinde kısaca özetlenen hayat hikayesinin satır aralarında Külebi’nin imgeleri gizlidir.

Kağnılarla başlayan göç macerası muhacir olan ailesinin kaderiydi. Külebi yollarda büyüdü ve bu yollar onun şiirlerinde derin iki çizgi bıraktı.

“..
Bir yanda hamutlar şak şak eder
Bir yanda teker döner , dön geri bak.

Tekerler döner, başım döner,
Kavaklar yeşeriyor, dön geri bak.

Tekerler iki çizgi bırakır
Hamutlar şak şak eder, dön geri bak
….”
(Tokat’a Doğru , Bütün Şiirleri:125)

“………
Issız çorak ovalarında
Günlerce yolculuk etmişim.”
(Yurdum, Bütün Şiirleri:108 )
Bir memleket ancak böyle içten sevilir. Gösterişten uzak, kinayesiz, çıkarsız, arı ve duru; ekmek gibi mübarek tutularak. Yeni nesiller daha iyi anlayacaklar ki fikir çeşit çeşit, gaye tektir. Yaşamaktan murat bu ülkeyi sevmektir.

* * *

“…..
Kimi hastaydı kağnılarda bitmiş,
Serilmiş gölgeydi sanki yere.
…” (Yağmur Altında B.Ş: 161)

“…
Ömür tükenir yollar bitmez,
Taşıtlar gibi eskir insanlar da

Yollar bitmeden yollar başlar,
Kağnılar, kamyonlar, trenler, gemiler…” (Varsağı, B.Ş: 195) Yol tutkusu olan kişi durmayı sevmez. Daima daha iyiye diker gözünü.

* * *

“…
Bütün alanlarda ben varım,
Bir bayrak gibi dalgalana dalgalana.
Öfkeyle, umutla, özgürlükle,
Sonsuza doğru uçarım.”
(Uçak Alanı, B.Ş:227

“…..Otobüs bir türlü gelmiyor,
İki yanıma bakarak geçip gidiyorum…..”
(Yakınma, B.Ş:80)

Neden büyük arabaları tercih ediyor Külebi? Çünkü O, yolculuklara yalnız çıkmaya alışkın değil; evcek, ailecek gitmeleri öğrendi daha körpecikken..

“ Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürüm…….”
(İstanbul, B.Ş:12)

Hiçbir şair kamyonu onun kadar güzel şiirleştirememiştir.

“…Koca koca kamyonlara binmişim
Daha büyük şehirlerine
Okumaya gitmişim.”
( Yurdum, B.Ş:108)

“… Karanlık kış günü akşam üstü,
Bırak kendini sokaklara,
Git bakalım gittiğin kadar!
Freni bozuk kamyonlar gibi.
….
Bütün trenleri kaçırdın.
Acıklı bir roman gibisin şimdi.”
(Kış Yorumu, B.Ş: 158) Trenleri kaçırmak mecazi anlamdadır muhakkak. Zile’de kaçırılan bir yocu treni bir gün sonra gelebilirdi. Elinde koca koca valizleriyle TCDD’nin bekleme salonlarında acıklı yaşamların fotoğrafları gelir geçerdi…

“…Trenler bile daha sevinçli
Daha kederli gelir gider…”
(Çürüyen Otlar, B.Ş:155)

“…Bir kamyon geldi tozlu, yorgun,
Dört yol a
zına yığıldı kaldı…”
( Basmane, B.Ş:197)

Faruk Nafiz şair için diyor ya: “ Eşyayı tanırken hepimiz sade dışından
Esrarına yol bulduk onun anlatışından..”. İşte şair odur ki kamyona, trene ruh verir.

* * *
“….Bazı kağnılar,
Bazı trenler,
Bazı uçaklar,
Gelip gitmektedir
Şimdi dünyada
Bu şiiri yazan
Hepsini görmektedir.”
(Şimdi, B.Ş:67)

Ve içi gitmektedir şairin. Sıla hasreti çekmez ülke içindeyken. Onu heyecanlandıran yolculuktur. Yalnızca bir yanağını öpmekle yetinmez sevgilinin. Alnından öpmek ister, gözlerine bakmak ister, ellerini tutmak ister ve dizinde yatmak ister… Velhasıl Anadolu’yu her yönüyle görmek ve sevmek ister…

“…Biz buğday tarlalarında buğday,
Ağu yeşili bahçelerde ot,
Trenlerde düdük sesiydik
…” (Açık, B.Ş: 200)

“…
Türkiye uçsuz bucaksız ağacığım
Bu yerlerin havası bize yaramadı
Kalkıp başka şehirlere gidelim artık
Çare kalmadı…”
(Çare, B.Ş:68)

* * *

Başka şehirlere gidebilmek cesaret ister. Kücük yuvacığına takılıp kalan bizler, kaderin hükmüne kayıtsız kalan bizler, hayatın bu kadar kısa olduğunu unutuyoruz.

Kurtuluş savaşını anlatırken yine o dev araçlardan yadım alıyor, savaşlarda trenleri kahramanlaştırıyor, yaylılara sorumluluk yüklüyor, hürriyeti yine trenlerle özümsüyordu:

“...
Amasya’dan benzin yüklü bir yaylı geldi
……..
Binip trene gezende ben seni hatırlarım...”
(Atatürk’e Ağıt, B.Ş:111)

“…Yaylılar gelip geçiyordu güneyden…”

( Atatürk Kurtuluş Savaşında, B.Ş:167)

“….
Savaştepe Köprüsünden geçen trenler
Sel olur İzmir’e akar…”
(Atatürk Kurtuluş Savaşında, B.Ş:165)

* * *

“Gideceksin buralardan gün gelecek
Yavaş yavaş kaybolacak bindiğin tren
Eriyen karlar gibi içinden
Bütün sıkıntıların akıp gidecek..
…..
Bir dikili ağacın yok yer yüzünde
Ama bir yurdun var sevilecek”
(Yolculuk, B.Ş:103)

Yolculuklar bütünü sevmeyi öğretti ona. Bölmeden, parçalamadan, tadını bozmadan sevdi, “Edirne’den Ardahan’a / Ardahan’dan Edirne’ye kadar.” Türkiye’yi .

“… Dostlarım bilni ki burda
Bir yalnız Cahit Külebi
Garaja çekilmiş hurda
Paslanmış kamyonlar gibi
Bekler durur Ankara’da….”
(Dostlara Türkü , B.Ş:100)

Her zaman kamyonlara binmez Külebi. Gün gelmiş kağnılarda emmiştir anacığını, gün gelmiş otobüslerde memleketin ovalarını seyre dalmıştır, trenlerle Zile’den çıkmış- trenlerle Zile’ye gelmiştir ve gün gelmiş “boz kanatlı üveyiklere” özenmiş uçaklara binmiştir… Alışkın olduğu yolculuklara biraz ara verse paslanmış hisseder kendini.

* * *

“...
Paris göklerinde iki uçak mı uçar Guillaume?...”
(Guillaume Apollınaıre’e, B.Ş:97) Paris’teysen tabii ki hayalindeki vasıta uçak olacaktır. Çünkü gözünde tüten Türkiye’n vardır. Tez gitmek gerek…

“…
Uzak ovalar
Çorak ovalar,
Göklerinde uçan koca uçaklar
Nereye giderler, Nerden gelirler….”
(Yurdumuz, B.Ş:39)

“…
Bir uçak duruyor gökyüzünde
Uçup da gitmemek acı….”
(Giden, B.Ş:213)

“…Erzurum’dan Kalkar bir uçak…”
(Tek Tanrı Sevi, B.Ş:183)

“.
Doru atları tımar etti
Giyinip kuşanıp gitti….”
(Küçük Hanımın Sevdası,B.Ş:148)

“…
Böyle deyip Kerem gibi düştüm yollara
Trenler, gemiler, arabalar,
Uçsuz bucaksız yurdumun göklerinde
Beni kuş gibi uçurdular…”

“…Bir mavi balon mudur bu yaz,
İçi sevda dolu yolculuk
Kurtar beni artık ey çocuk
Dişlerin papatyadan beyaz…”
( Sevda, B.Ş:47)

Çocuksu bir yüreği olmadıkça bir şairin aklına balonla yolculuk yapmak gelmez. Yolculukların her türlüsünü tatmak arzusuyla yaşayan Külebi bu sevgiliyi, bu kara sevdalarla bağlandığımız Anadolu’yu her cepheden görmek ister, şiirlerine her bir kareden resmini çizer yurdumuzun.

* * *

“…Sonra da kendi kendime
Artık işin kalmadı derim
Çeker arabamı giderim…”

Ölüme bile arabayla giden şair… Helal süt emmiş, helal Türkçe’siyle şiirler söylemiş, bu topraklar kadar sade, bu topraklar kadar mucizevi ve söylediği her söz “sehl-i mümteni”