Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” isimli kitabını okuyorum.Yazar,gezdiği beş şehrin havasını,tarihini,insanlarını öyle keyifli bir dille anlatıyordu ki,lezzetli bir yolculuğun içerisinde buluyor insan kendisini.

Ama asıl dile getirmek istediğim kitabın içeriğinden çok içinde geçen bir tek cümlenin beni çıkardığı düşünce yolculuğu…

Ahmet Hamdi, Ankara’yı anlatırken Evliya Çelebi’den de bahseder ve onun Ankara Seyahatname’sindeki bir rüyasını ve yolculuğunu anlatır.Sonra da ekler ;”Evliya Çelebi’nin rüyalarına ne kadar inanabiliriz?Bunu pek bilmem.Ben zaten Çelebi’yi tenkit etmek için değil,ona inanmak için okurum.Bu yüzden de daima karlı çıkarım.”

Şimdi bu cümleyle şu zamanımıza dair nasıl yolculuklar yaparız bir düşünelim,zira benim gittiğim yerlerden dönüşüm hayli zor olacak gibi.

N e kadar uzun zamandır” inanmak” duygumuzun akibetine dair düşüncelerimizin olmadığını fark ettim.Artık şaşırma ve hayret etme ünlemlerimizin yerini bile “ay inanmıyorum” kelimesi almaya başladı ne yazık ki… Hani eskiler derlermiş ya “söz vücut bulur “diye. İnanmıyorum kelimesini olur olmaz her yerde böyle bolca kullandığımızdan beri” İnanmak “ duygumuzdan da mahrum kaldık.

Bizler bu yüzyılı “inanmak” duygusunu unutarak, zıddını ise baş tacı ederek yaşıyoruz. Okuduğumuz, gördüğümüz, tanıdığımız herkesten ve herşeyden şüphe ediyor,öğrendiğimiz şeyleri kabul etmeden önce bin parçaya bölüyor ve artık “babalarımıza dahi güvenmiyoruz”

Çocuklara ders
çalıştırdığımızda bile bize ilk tepkileri “ama o neden öyle?”demek oluyor.Bizde nedenlerini anlatmaya başlıyoruz hemen. Çünkü, sözümüze inandıramayacağımızı biliyoruz. Nedenlere ikna olurlarsa eğer öğrenme gerçekleşmiş oluyor.Sadece sözün bile değerli olduğu ve bunun namus sayıldığı bir neslin torunları olduğumuz halde şimdi kendi evlatlarımızı sözümüze inanır eyleyemiyoruz.

Babaannelerimizin,anneannelerimizin,dedelerimizin ve hatta onlardan büyük ninelerimizin yaşanmış hikayeleri yok kulaklarımızda.Yaşanmamış olsa dahi onlar anlattığı için gerçek olan ve binbir nasihatle dolu masallarımız,efsanelerimiz çok uzaklarda.Yaşayan bir toprağın sesinin yerini sanal bir aleme değiştiğimizden beri ilişkilerimizde de susar olduk.

Kalbimizi inanarak ve teslim olarak devretmeyi unutalı da çok oldu.Önce en kalın kalkanlarımıza sarılıyor sonra kılıçlarımızı kuşanıp sevmeye ve sevilmeye hazırlanıyoruz.Çünkü savaş biterse bir gün, yara almadan çıkabilmeliyiz içinden kalın zırhımızın.Biz zırhlı olduğumuz için yara almaya davetkar ve kılıçlı olduğumuz içinde yara açmaya meyilliyiz artık.

İnanmak için dinlemek,inanmak için okumak,inanmak için bakmak artık bizim bedenimizden ve dünyamızdan çok uzak.Oysaki Peygamber Efendimiz(s.a.v) bir hadisinde ne kadar güzel çizmiştir bu güzel sınırı “mümin dilinden(yalan söylemeyeceğinden) ve elinden(helal olmayanı almayacağından)emin olunan kişidir.”Yani tamamen inanılır olmadan da Yaratana inanmış sayılmıyoruz.

Biz bu yüzyılın inanmakta zorluk çeken şüpheci insanları olarak işimizi basit sanmayıp,yine de gönlümüzün bir köşesini inanmak ve inanmayı çoğaltmak için saklı tutalım.