Ötenazi
Anlatılmış ve yazılmış olanları okumayı defalarca deneyip bazen becerecek, bazı beceremeyecek kadar sonu gelmeden sıkılgan Cuma’lar oldu. Namaza gidenler içindi günün bütün mübarekliği. Secdeye durmayanlar için boğucu bir bitiştir Cuma…
Öyle şarkılar oldu ki sonra, güldürdü bazen. Bilinmeyen bir coğrafyanın sadece hikayelere konu olacak kadar yalan zannedilen ama gerçek olan; kanlı, canlı, aslı, astarlı gerçek insanları ve ayak gezdirilmiş kara parçaları vardı. Parçaydı ve karaydı evet. Simsiyahtı. Kar yağardı. Sonra güneş. Kara mı aç, güneşe mi tok bilinmeyen bir kara parçasında hep öyle değişik duyguların hasıl olduğu bir hayat. Bir süreliğine. Ama güzel. Bazen acıklı. Kendine kendini anlatan, küstüren, özendiren, sevdiren hatta aşık ettiren bir parça; kara…
Yollar buz tutar. Kar yağar bir kez. Ceremesini çekmeye yetecek kadar uzun uzun haftalar sonra. Jilet gibi yollar. Kimine göre kayganlığından mütevellit bir tanımlamadır jilet, kimine göreyse acının tarifinin en kestirme kelimesidir. Ani kesiktir. Tasarlanmadan. Pat diye. Çok anlık bir küçük hatanın hediyesidir. Kanı durdurmak mı zor gelir, kanı görmek mi, gömleğinin lekelenmesi mi bilmiyorum…
Her takkesi olanın sözü dinlenebilir. Söz söyleyebilen insan suretlidir. Bu nedenle kulağını vermen gereklidir. Her takkelinin sözü ne doğrudur ne gerçek. İnsanlar tanıdım. Dimdik, dosdoğru, tertemiz ama takkesiz…
İnsanlar gördüm, eğriliği kapak altı,sözü hep adamına minnet, kir içinde. Kimsenin çok şey bilmediği ama çok kişi dinlediği yerlerdi. Takkesi var diye inanmışlardı. Ne dese “tamam” buyuruyorlardı. Ve günlerden Cuma’ydı…
Konuştum. Anlatmak isteyecek kadar sabırlı zamanlar bahşetti tanrı bazen. Anlatmalısın dedi. En azından bildiklerini. Anlattım o zaman. Ama çabuk sıkıldım. Benim sabrım o kadar yeniyetmeydi ki; senden tek halt olmaz, sen kendini kurtar dedim, sustum…
Kara parçaları vardı. Zemini ıslak. Yolları ıslak, içleri kurutulmuş. Her aşkı, bir kadın- erkek yol boyu yürüyüşüne yakıştırabilecek kadar içi kuru zamanlardan da geçtim. Anlattım ben. Yanımdaki anlıyordu, gerisini önemsemiyordum, ha önemsedim çünkü bir zaman ve bu önemseyiş bizi yıpratmaktan öteye gitmedi. Ben de vazgeçtim, önemsemedim…
Kara parçası…Siz çok bilmezsiniz. Benim bilirliğim de öyle ulvi bir halden hasıl değil. Gittim. Gördüm işte. Anlatılanlar kadar komik değil. Ama acı da değil. Hayat işte. Her karanın parçaya düşürdüğü acı dik olmayabiliyor. Bunu öğrenmek de güzel. Buna şahit olmak da tecrübe, bu acıyla yoğrulurken vazgeçebilmek de referans. Bu donanımlı hali anlatamam hiçbir şirkete herhangi bir iş başvurusu için ama zaten başı vurmak istersem eğer bu işe olmuyor bende çok defa. Bu nedenle korkmuyorum büyük kara parçalarında parça başı şeklinde bana bahşedilmiş bu yalnızlık zamanlarından.
Dilini bilmediğin bir şarkıda oynayabilirsin evet. Oynamak ve eğlenmek, kalakalmak ve hüzünlenmek kadar konsantre duygular değildir. Dilini bilmeden eğlendiğin çok şarkı oldu. Bazen oynadın. Ama bilmediğin bir dilde ağlamaya başlamak ve hüzünlenmek için illaki o hayatın içinde olmak zorundaydın. Yoksa anlayamazdın. Anladım…
“Sabah gecesi”gibi bir tanım olmalı. Belki de vardır, bilmiyorum. Ama ben en azından yeni buldum bu tanımı. Gece desen değil, sabah hiç değil; öyle anların vardır. Bir sokağa çıkma isteği. Ama herkesin uyumasını bekleyecek kadar tevekkül içinde bir dört duvarın varken. Herkes uyur. Usulca sıyrılırsın. Topuk uçlarında bir hayat, parmak uçlarında biraz ürkmüş diye okunan okunaklı dualar gibi ezberinde. Gölgen kendine büyük. Sesin paranoyak bir hasta görünümü kadar korkutulmuş. Anlatma o zaman. Sadece yürü…
Çok tanırsan çabuk yabancılaşırsın. O kadar çok tanıdım ki ben, şimdi sesini hep bir başkasının sesinde bulacak kadar; yüzünü artık hiç görmemeye yemin ederek, en dönülmez kitaplara el basacak kadar… Görürsem artık seni; emin ol, iyi bil tanımayacağım. Kırılma, üzülme sakın, sen de tanıyamazsın artık beni. Tanrı söyledi. Tanrı seni görmememi istedi, ama kırılır dedim. Bunu düşünmememi emretti. Çünkü eğer sen de bir yerlerde görürsen beni tanımayacakmışsın, sahi öyle mi………………………………………………………………
Acının ağrının paylaşılma hadisesini çözenler yoktur. Hep aynı cümlelerdir başka ağız kenarlarını ıslatacak kadar başka ömürleri yakanlar. Sıkılmak budur. Kalabalıklaşmak ve aynı oranda kirlenmek de bu…
‘Anlatırsan açılırsın’ diyenler anlattıkça açtıkları açıklıklardan büyük fireler veririler. Telafisi olmayacak açıklıklara girme, körleşecek kadar kapalı da kalma .Anlat, sadece anlat, dinleyecek birileri olsun; dimdik, omzu destekli, ama açılmak için değil; devasızlığına merhem için değil, anlatmış olmak için, anlatmak için anlat. Biri ‘neden anlattın tüm bunları’ demesin sen anlattıktan sonra. Dinleyicin anlatına şaşkınlık beslemeyecek kadar bilsin deliliğini. Akıllı rolünü giyindiklerine anlatma içinde birikenleri. Sığ yanında kulaç olanlar nasıl bilir senin derinliğini. Nasıl anlar. Emin ol anlamaz. İyi bil bocalar, bu derinliği kaldıramaz, yapamaz…
Yarış boyu koşmuş, yorulmuş, ama yenilmiş, takdiri esirgenmiş bir at. En az yenenler kadar salyası ağzında birikti. Ama önünde olanları geçememek bütün yenilgisiydi. Ömrünü yedi…
Yarın varsa bir sonraki yarının umudu da var. Raylar hep aynı yola götürüyor olabilir. Korkma artık, trenler son tercihtir toplu taşıma araçlarında…