Bu günlerde bir türban tipisidir gidiyor. Bu yüzden adeta göz gözü görmüyor. Tüm mesele de ne hikmetse diyorlar ki, eğer bazı kızlar türban giyerse Laik Cumhuriyet gider, Şer’i Cumhuriyet gelir. Haydi buyrun buradan yak. Meğer cumhuriyet ne kadar temelsizmiş de bizim haberimiz yokmuş. Yahu bu insanlar bu korkulu (!) şeyi zaten takıyor ve Memalik-i Cumhuriye (Cumhuriyet toprakları) dahilinde dolaşıp duruyorlar. Sadece memalik-i rektöriyelere giremiyorlar. Oralara da hile-i şer’iye yaparak adeta düşman araziye giren komandolar gibi, o korkulu bezlerinin üstüne peruk denen bir malzeme ile kamuflaj yaparak girip kendilerince gerekli taharri (araştırma) ve tedriste bulunduktan sonra tekrar dost arazi olan Memalik-i Cumhuriye’ye avdetle nakl-i mekan etmekteler. Demek mesele Laik Cumhuriyet değil. Eğer mesele Laik Cumhuriyete yönelik tehlike idiyse şimdiye kadar hey hat olur ve maazallah yerinde yeller eserdi. Ama bakın görün ki mesele o değilmiş. O halde mesele memalik-i rektöriyelerle alakalı olsa gerek!

Bilimin ve bilimci zümrenin en üst rütbesine yükselebilmiş bu insanlarımızın bazılarının o mutat oturumlardaki beyanlarına bakınca inanın - esef etmeyi bırakın, o zaten var da- hicap etmemek için hicap etmekteyim. Söylediklerinin hiç biri, ama hiç biri, akıl ve izan eseri olduğu hakkında maalesef sinyal vermemektedir.

Mesela, bu korkunç (!) malzemenin laikliğe ve Atatürk ilkelerine aykırılığını, hem de döne döne iddia edip duruyorlar. Efendim, bendeniz naçizane olarak Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi doktorası yaptım. Onlar bunları konuştukça, kendi kendime diyorum ki, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” cümlesinden olarak acaba unuttuğum veya bilemediğim bir şey mi kaldı diye, yeniden kendimi yokluyorum, bakıyorum ki maalesef söylenenlerin hepsi hezeyan. Laikliği gözden geçiriyorum, söylenenler açısından çakışma yok. Atatürk İlkelerine bakıyorum, Atatürk’ün, erkekler için bir baş giysisi hakkında kanun çıkarttığını ve fakat kadınlar için asla her hangi bir giyim kuşam kanunu çıkartmadığını görüyorum. Ama bu zevat-ı muhteremin her gün ve her dakika, hatta o oturumlarda ve hem de üst perdeden kasıla kasıla ahkam kestikleri sırada dahi, Atatürk’ün çıkarttığı şapka kanununa, halkı aptal ve cühela güruhundan addederek muhalefet ettiklerini hayret ve ibretle görüyorum.

Bakınız, her seferinde kendilerini o büyük insanın eserlerini koruma ve kollama sevdalısı olduklarını ileri sürenlerin kirli çamaşırlarını ve dahi istismarcılığını yıldırım çarpar gibi ortaya koyan kanun ne diyor ? Bu kanun, 25.11.1925 tarih ve 671 sayılı Şapka İktsası Hakkında Kanunudur. Bahse konu bu kanun 28.11.1925 tarih ve 230 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe konulmuş olup, değiştirilemezliği de 1982 Tarihli Anayasa ile zapt-u rapt altına alınmıştır. İzin olduğu takdirde, bu kanunu önce orijinal metni ile daha sonra da güncel Türkçe ile vermek istiyorum :
“Şapka İktisası Hakkında Kanun.
Madde 1- Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilumum müessesata mensup memurin ve müstahdemin Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder.
Madde 2- İş bu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyülicradır.
Madde 3- İş bu kanun Büyük Millet Meclisi ve İcra Vekilleri Heyeti tarafından icra olunur.”

Bu kanunun güncel Türkçe ile açılımı şöyledir :
Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun.
Madde 1- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri (Yani, millet vekilleri) ile gerek kamu sektörü ve gerekse özel sektör ve dahi yerel yönetimler başta olmak üzere tüm kurum ve kuruluşlarda çalışan tüm memur ve onların yardımcıları, Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek zorundadırlar. Türkiye halkının da genel baş giysisi şapka olup, buna aykırı herhangi bir alışkanlığın devamını hükümet men eder.
Madde 2- İş bu kanun Resmi Gazetede yayınlandığı tarihten itibaren yürürlüktedir.
Madde 3- İş bu kanun hükümlerinin yürürlüğünü, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümet birlikte yerine getirir.

İşte buyrun Atatürk’ün kendileri için koyduğu kanun . Hani nerde rektörlerin ve onların maiyeti olarak çalışan erkeklerin şapkaları. Bu duruma göre acaba kendileri giymeyerek ve dahi maiyetlerine de giydirmemek bakımından iki suçu birden işlemiyorlar mı sayın rektörlerimiz. Bunun cevabı, bahse konu kanununda- eski tabiriyle- mündemiç bulunmaktadır. Acaba bu som Atatürkçüler yoksa yasayı mı bilmiyorlar. Oysa yasayı bilmemek mazeret değildir. O halde bu zevatın bu konuda söyleyecekleri merak konusu olmaz mı ?

Yukarıda detayı ile sunduğumuz erkeklerin baş giysisi hakkındaki kanun ortada durup dururken ve dahi kadınlarla ilgili baş ve daha başka bir giysi mecburiyeti ön görülmemişken, peki Atatürkçü geçinen bu zevat-ı muhterem hangi hak ve yetkiye dayanarak halkımızı Atatürk hakkında kin ve nefrete sürüklüyorlar. Zira bendeniz yaptığım araştırma ile biliyorum ki, bunların gönüllerine ve sakil düşüncelerine göre sunmaya çalıştığı yapay modeldeki bir Atatürk için halkımız : “Eğer Atatürk bu ise, o bizim Atamız olamaz” demekteler. Peki buna kimin ve kimlerin hakkı var.

Halkımız gerçek Atatürk hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için ister istemez Atatürk’ü anlatılan gibi anlamaktadır. Oysa Atatürk asla bunların anlattığı g
ibi bir Atatürk değil. Ama neylersiniz ki, gönüllerine göre olmayan her şeyi Atatürk ilkelerine aykırıdır deyip durunca ve dahi üzerlerinde taşıdıkları titrleri gören- duyan saf ve sade vatandaş da, elinde olmayarak, söylenenleri gerçekmiş gibi kabul edebiliyor. Diyorlar ki : -“ Birader kos koca profesör yalan söyleyecek değil ya ! “ Haydi buyrun, al sana manzara-i umumiye. Çık çıkabilirsen işin içinden.

Bakınız bu zevatın yanlışlarına, sadece ve bir tek örnek vermekle yetineceğim. Kanaatimce daha fazlasına gerek yok : Aşağıda sunduğum bilgi, Mustafa Kemal Atatürk’ün rahle-i tedrisinde yetişmiş ve dahi fevkalade devrimci olan Falih Rıfkı ATAY’ın, Pozitif Yayınları tarafından İstanbul’da 2004’te yayınlanan Çankaya adlı eserinin 448. sayfasından aynen alıntılanarak verilmiştir : “ Kadın anlayışında pek garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır.Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını bütün aşağılık duygularından kurtarılmalıydı. Medeni kanunla Türk kadınına garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lazım gelince : ‘ – Bize göre değil ha çocuklar ...’derdi.”

Şimdi Atatürk’ü bahane ederek beline kadar üstsüz veya göbek kısmı açık olarak ekranlarda ve sokaklarda boy gösterenlerin bu davranışlarına, bu tespit karşısında nasıl bir izah getirilebilir ? Efendim bakınız bu ve benzeri giyim kuşam ve dahi hareketler bendeniz için şahsi bir rahatsızlık asla yaratmış değil. Sırf Atatürk referans gösterilerek yapıldığı ve dahi Atatürk’ü istismar ve yanlış anlattığı için calib-i dikkatimiz olmaktadır. Yoksa bizi ne ilgilendirir. Eğer kişi yaptığını kendisine yakıştırıyorsa buna kim ne diyebilir ? Burada önemli olan, Atatürk’ün referans gösteriliyor olmasıdır. Bu ise, Atatürk’ün yanlış anlaşılmasına sebep olmaktadır. İşte sıkıntı burada. Ha, eğer kişi bu benim zevkim ve tercihimdir diyecek olursa akan sular durmak zorunda olur. Ama ne var ki bu böyle değil. Her türlü hokkabazlık ne yazık ki o büyük insanın tercihi ve tevcihi imiş gibi gösterilmektedir. Biz Atatürkçüleri rahatsız eden yön budur. Başkası asla umurumuz bile olamaz.

Bu konuda kullanılan bir başka enstrüman ise, bilineceği üzere, Laikliktir. Laikliğin ise bilimsel birkaç değil bir çok tanımı mevcuttur. Bizimkiler onları pek kullanmak istemedikleri için oraya girmek istemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devletindeki tespitli şekle göre laiklik, devletin dine, dinin de devlete karışmaması esasına dayandırılmış bulunmaktadır. O günden bu güne hiç kimse buna itiraz etmedi ve etmiyor da. Şimdi Allah aşkına söyler misiniz ? Birilerinin türban adlı bir serpuş giymesi bu stratejinin neresini zedelemektedir. Bana göre, bazı ilkeler paravan olarak kullanılmak suretiyle pek de inandırıcı olmayan güya bir defans yapılmak istenmektedir. Ama çok ayıp oluyor. Anadolu’da fevkalade revaçta olan :” Ayran isteyip kabı saklamanın alemi var mı ?” sözü tam buna göre. Arkadaş erkekçe, efendim bu tavırlar beni / bizi rahatsız ediyor de ve deyin de, değil ellerinizi, ayaklarınızı öpelim. Zira topluma büyük kötülük ediyorsunuz. Burada ancak hatırıma geldiği için söylemeliyim ki, bendenizin annesi ve eşi hariç olmak üzere diğer gençlerimizin böyle türbanlı mürbanlı bir tutkuları yok. Anamın ve eşimin taktığı ise herkesin malumu olduğu üzere Anadolu işi bir baş bağlama şeklidir. Buna da zaten kimsenin itirazı yok. Hani ola ki, meselenin direkt mağduru sayılarak yazdıklarımın bir karşı görüş olabileceği düşünülebilir diye bunları yazmak zorunda kaldım. Böyle bir durum söz konusu olmayıp tamamen objektif olmaya çalıştığımız bilinmelidir.

Diğer taraftan yüksek yargı mensubu bazı yetkililer, “üç kuvvetler ayrılığına” rağmen ve dahi görev alanı itibariyle kendilerini uzaktan yakından ilgilendirir bir yan yok iken onlar da işin boyutunu ve kendi boylarını aşarak işin müdahili olmaktadırlar. Peki adama demezler mi ki, acaba Yürütme ve Yasamadan her hangi birileri tarafından sizlerin verdikleri isabetli veya isabetsiz her hangi bir kararınıza, kendilerini ilgilendiren hiçbir durum yokken- ki varsa onun da yasların gösterdiği müdahale şekilleri var- müdahale etmeye veya eleştirmeye kalkışılırsa sizler ne diyeceksiniz ? Acaba sizler bunun yolunu açıyor değil misiniz ?

Uzun lafı özü şu ki, bize göre hiç de gereği olmadığı halde bazı okumuşumuz kendi gözündeki merteği değil, başkasının gözündeki çöpü görmek sevdasına düşmüş olarak bir kaşık suda kos koca fırtınalar koparmaya çalışmaktadır. Önce kendilerinin eksiğini -fazlasını görmeye çalışılırsa güzelim Türkiye için fevkalade hayırlı olur düşüncesindeyiz. Nitekim kendi maiyetlerinin bir kısmı dahi kendilerinin yanlış yolda olduğunu izhar eden tavırlar sergilemektedirler. Bu ve benzeri tavırlar otoritesizliğe götürür. Atatürk bunların hiç birini tasvip eden bir ulu kişilik asla değildir.

Kendinizce yapıyorsanız buyurun yapın ama, lütfen o ulu insanı kendi süfli emellerinize alet etmeyin.

Yukarıda içeriğini verdiğim yasanın gereklerine, başta som Atatürkçüler olmak üzere hiç kimse uymamaktadır. Cumhuriyetin savcıları için bunu bir suç duyurusu olarak da buraya yazmış bulunuyorum. Hele bakalım onursalları da dahil olmak üzere Cumhuriyetin hangi savcıları, bizzat görevleri olduğu halde, işin gereğini yapacaklar. Bekleyelim ve görelim.

Kavgasız ve gerçeklerin egemen olduğu bir Türkiye özlemi ile herkese selam ve sevgi.

Dr. Hasan YAĞAR